Siz Sordunuz Temel Aksoy Yanıtladı
Temel Aksoy’u bilen bilir. İş dünyasına dişini geçirmiş özel bir ‘takipçi’ kitlesi vardır. www.temelaksoy.com‘da periyodik aralıklarla yayınlanan Temel Aksoy yazılarını okumak bu kitle için haftanın özel ritüellerinden biridir. Temel Aksoy iletişimi bilen bir insan. Anlatmak istediğini tüm teganni ve fazlalıklardan arınmış bir ses ve üslupla anlatır. Blogunu takip edebilen şanslı kitle bunu zaten bilir bilmesine ama bu interaktif söyleşide de bunun izdüşümlerini göreceksiniz. Siz One Dergi okurları sordu, iş dünyasının âkil adamı Temel Aksoy yanıtladı.
Ömer Üner
Bircan ASILSOY
Sizi tek bir unvanla tanımlamak gerekseydi… Marka danışmanı mesela… Ne dersiniz?
Temel Aksoy
Nasıl tanımladığımıza bağlı, eğer markayı sadece bir algı yaratma işi olarak ele alıyorsak, bu son derece sınırlı bir anlayış olur. Ben markayı; bir şirket felsefesi olarak algılıyorum; şirketin var oluş nedeni, şirketin duruşu, şirketin değerleri olarak algılıyorum.
Bu marka anlayışında, marka şirketin bütün fonksiyonlarına değen, onlara yön veren bir konuma gelir. O zaman marka danışmanı, şirketin stratejisine de insan kaynaklarına da pazarlamasına ve liderin ve şirketin itibarının yönetilmesine de yön veren bir konuma gelir. Bence gerçek marka anlayışı da budur.
Yazdığım yazıların konularına bakarsanız sadece marka iletişimini değil, liderliği, yönetim konularını, inovasyonu, insan kaynaklarını, çalışma ortamını, stratejiyi yazıyorum.
Ben bu görüşlerimi “Marka Şirketin İmanıdır” yazımda yazdım, konuyla ilgili bir açıklama videosu da var; her ikisini de inceleyebilirsiniz. (http://www.temelaksoy.com/post/2008/11/11/marka-sirketin-imanidir.aspx)
Eğer markanın tanımı hakkında böyle bir görüşte anlaşıyorsak, ben bu anlamda bir marka danışmanı olmayı gerçekten çok arzu ederim. Zaten böyle bir amaç için çaba gösteriyorum.
Ferzan SARIOĞLU
Temel Bey,
Sizin yaptığınız türden bir danışmanlık müessesesinin Türkiye’de geleceği var mı? İş dünyasında el yarımıyla ilerlemeye çalışan çok sayıda yerli marka, firma var. Bu firmalardan danışmanlık talebi geliyor mu?
Temel Aksoy
Ben kesinlikle bu tür danışmanlıklara talebin giderek artacağını düşünüyorum. Yaşadığımız zamanın ruhunun bunu gerektirdiği kanısındayım. Bilginin hiç olmadığı kadar değerli olduğu ve fark yarattığı, bilgi ve yaratıcılıkla yeni servet yaratma biçimlerinin hızla arttığı, geliştiği bu dönemde danışmanlığın giderek daha fazla talep edilecek bir meslek olduğunu düşünüyorum.
Sadece marka ve yönetim konularında değil aslında hemen her alandaki danışmanlıkların ekonominin içinde giderek büyüyeceğini düşünüyorum.
Türk firmalarından elbette bu tür danışmanlık talepleri geliyor, hem de aratarak geliyor.
Hasan ERENLER
Temel Bey Türk firmaları markalaşmayı hasbelkader başarıyorlar ama employer branding anlamında aynı başarıyı gösteremiyorlar. Türk iş dünyası tüketici odaklı iş kültüründen, çalışan merkezli bir iş yaklaşımına geçiş yapmalı diye düşünüyorum. Sizin ne düşündüğünüzü merak ediyorum bu konuda?
Temel Aksoy
Hasbelkader demek haksızlık olur aslında… Her iş kurulurken önce hayatta kalmak, tutunmak ve bir müşteri kitlesi elde etmeyi amaçlar. Bu dönem geçildikten, belirli bir büyüklüğe ve gelir düzeyine eriştikten sonra firmalar kendilerine çeki düzen verme çabasına girer.
Bizim bugün Türkiye’de geldiğimiz aşama birçok büyük firma için bu aşamadır. Bugün markalaşmadan, markanın öneminden çok konuşuyor olmamızın sebebi budur.
Bence markalar senin de dediğin gibi hem tüketici odaklı olmak hem de çalışan odaklı olmak mecburiyetinde. Bunların birbirinden ayrılması mümkün değil.
‘Employer branding’ konusunda başarılı örnekler var. Örneğin, Turkcell’de “internal communication” (INTCOM) bölümünün görevi tam da senin dediğin gibi… Turkcell’in vizyonunu, misyonunu ve içinde bulundukları yılın stratejik önceliklerini, Turkcell çalışanlarına anlatmayı üstleniyorlar. Ben giderek bu uygulamanın Türkiye’de yaygınlaşacağını düşünüyorum.
Kerem
“Bugüne kadar hep araştırmanın kendisinden çok; nasıl kullanılacağıyla ilgili oldum.” diyorsunuz. Bu tam olarak ne anlama geliyor? Türkiye’de bu konuda bir eksiklik olduğunu mu düşünüyorsunuz? Teşekkür ederim
Temel Aksoy
Araştırma yapılırken araştırmacıların şöyle bir eksikliği vardır; araştırmasında kullandığı örnekleme, kullandığı yönteme, yaptığı araştırmanın sonuçlarının tutarlı olmasına, kullandığı teknolojiye o kadar çok odaklanır ki araştırmanın aslında müşterisinin alacağı bir kararın input’larından sadece biri olduğunu unutur ve kendi yönetimlerinin, kendi dünyasının içinde hapsolur. Bu durumda müşterisinin alacağı karara hangi perspektiften baktığını göremez olur.
Oysa müşteri açısından bakıldığında, yapılan araştırma alınacak kararın birçok girdisinden sadece bir tanesidir. Şirket yöneticileri araştırmanın yanı sıra başka bilgileri de dikkate alarak karar alırlar.
Bazen bir şirkete araştırma yaptırılır ama bu araştırmayla birlikte, aynı zamanda bir fizibilite çalışması yaptırılır, aynı zamanda yurt dışında bu konuda neler yapılmış olduğu bilgisine ulaşılır.
Ayrıca bu konuda yatırımcının/karar verenin birden fazla amacı vardır. Bazen araştırmanın söylediğinin tam tersini yapmak şirket stratejisine çok daha uygun olabilir. Araştırma karar vericinin dikkate aldığı değişkenlerden sadece bir tanesidir. Araştırmacının kendi yaptığı araştırmaya mesafeli bir bakışta olması gerekir. Araştırmacının kendisini müşterisinin yerine koyabilmesi, alınacak karara müşterisinin gözüyle bakabilmesi gerekir. Araştırmacı konuya sadece araştırma açısından baktığı zaman çok dar bir açıdan bakmış olur.
Ben her zaman kendi yaptığım araştırmalarda, kendimi araştırmanın sınırları içerisine hapsetmekten kaçındım. Araştırma sunumlarımda kendi araştırmamın yöntemini, sonuçlarını bir müşteri gibi sorguladım. Kimi zaman da yaptığım araştırmanın söylediğinin, işaret ettiğinin dışında kararlar alınabilmesini desteklediğim oldu. Kendi yaptığım araştırmanın esiri olmamaya çalıştım.
Ertem MANİOĞLU
Temel Hocam krizlerin fırsat olduğunu vurguluyorsunuz. Bu fazla iyimser bir yaklaşım değil mi? Son küresel krizde dünya ekonomisinin hali ortadayken bunu bir fırsata dönüştürmek mümkün mü? Bunu başaranlar var mı sizce?
Temel Aksoy
Krizlerin bir fırsat olduğu yaklaşımı bence ‘sadece’ iyimserlikle nitelendirilecek bir yaklaşım değil. Elbette içinde iyimserliği barındırıyor ama aslında bu bir paradigma yani hayata nasıl baktığımız, başımıza gelenleri nasıl karşıladığımızla ilgili bir konu.
Ben hepimizin gerek bireyler gerek şirketler olarak başımıza gelenlere bu yaklaşımla bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Her sıkıntının her kötü durumun her krizin içinde mutlaka ama mutlaka farklı bir gözle bakıldığında bir fırsat bulunduğuna inanıyorum. Bütün başarılı işlerin de bu tür fırsatlardan doğduğunu görüyorum.
Örneğin 1994’te başımıza gelen ekonomik krizde, ben ortak olduğum şirketten ayrılıp kendi şirketimi bu düşünceyle kurdum.
Bir kriz olmuşsa aslında bir oluşum ömrünü doldurmuş ve yeni bir oluşum için fırsatlar doğmuş, koşullar hazırlanmış demektir. Mevcudun ömrünü neden doldurduğuna hayıflanmak yerine karşımıza gelen değişimde imkânların neler olduğuna bakmak lazım.
Bu, özel ilişkilerimizde de iş ilişkilerimizde de böyle. Bu hayata bir bakış şekli, hayatı ve belirsizliği nasıl karşıladığımızla alakalı bir konu.
Mesela bir insanın işten çıkarılması o insan için kriz olarak algılanabilir ama aslında bir bakış açısı da o iş ilişkisinin ömrünü doldurduğunu ve yeni bir iş için fırsat doğduğunu düşünmek olabilir. ‘Ah, niye işimi kaybettim?’ diye bakacağımıza ‘Oh ne iyi, yeni bir işte çalışma fırsatı yakaladım!’ diye bakabiliriz. Ben bu bakış açısını kesinlikle “Pollyanna’cılık” olarak görmüyorum. Aksine bu bakış açısı son derece gerçekçidir. Gerçeği olduğu gibi kabul edip, yeni bir başlangıç yapmayı düşünebilmektir. Ben böyle bakıyorum ve herkesin böyle bakmasını diliyorum. Böyle bakıldığında hayata iyimser ve olumlu bir bakış açısı oluşur. Hayat mevcuda sıkı sıkı sarılmakla yaşanmıyor. (Konuyla ilgili olarak “Krize çare İnovasyondur” (http://www.temelaksoy.com/post/2008/12/02/krize-care-inovasyondur.aspx) ve “Bir Ekonomik Kriz Deneyimi” (http://www.temelaksoy.com/post/2008/12/30/bir-ekonomik-kriz-deneyimi.aspx) yazılarımın yanı sıra “Tazelenmek İçin Terk Etmesini Bilmek Gerekir” (http://www.temelaksoy.com/post/2010/09/28/Tazelenmek-Icin-Terk-Etmesini-Bilmek-Gerekir.aspx) yazımı da okuyabilirsiniz.)
Berrak
Yazılarınızı kaçırmıyorum. Teşekkürler bizi böylesine güzel yazılardan yoksun bırakmadığınız için. Blogunuz dışında herhangi bir süreli yayında yazıyor musunuz? Daha çok yazınıza nasıl ulaşabiliriz. Saygılarımla.
Temel Aksoy
Esas olarak blogda yazıyorum. Bir süre Brand Age dergisinde öykü anlatmak üzerine yazıyordum ama şimdilik maalesef blog dışında yazacak başka zaman bulamıyorum.
Seyhan BATUR
Sayın Temel AKSOY; Öncelikle yazılarınız beğeniyle okuduğumu ve çalışma hayatıma dair bir çok alanda sizi örnek aldığımı belirtmek isterim. Tek isteğim daha çok yazınızı okumak ya da sizinle daha fazla irtibat halinde olmak… Sizce mümkün mü? Genç beyinlerin size ihtiyacı var.
Civan EROĞLU
Temel Bey merhabalar,
Öncelikle o değerli vaktinizi bizim sorularımıza cevap vermeye ayıracağınız için çok teşekkür ederim size. Bu sağlayan One Dergi’ye de sonsuz teşekkürler. Sürekli takip ettiğim One Dergi’de size rastlamak sürpriz oldu açıkçası.
Sizinle ilgili merak ettiğim bir şey var.
Bizlere çok faydanız var. Bu kitleyi genişletmeyi düşünüyor musunuz? Mesela bu ülke sizden daha çok nasıl verim alır? Bununla ilgili herhangi bir çalışmanız var mı?
Teşekkürler.
Ethem
Sizinle tanışmayı çok isterim. Ofisinize gelsem bana 5-10 dakikanızı ayırmanız mümkün müdür?
Temel Aksoy
Seyhan, Cihan ve Ethem, güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim. Blogun yüzünü değiştirerek, içeriğini zenginleştirerek ilk adımları attığımızı düşünüyorum. Sosyal ağlarda da yer alarak daha çok kişiye ulaşmayı hedefliyorum.
Belki blog okurlarıyla buluşma ve sohbet günleri de düzenleriz, neden olmasın… Yeter ki zaman bulalım.
Ertem Buğra AKARSU
Çok özel bir beyin olduğunuzu düşünüyorum. Ama bu ülkeyi kendinizden mahrum bırakıyorsunuz bence. Daha fazla yazı, daha fazla röportaj, konferans, ders… Kitleler sizi tanımalı.
Temel Aksoy
Çok naziksin ama ben kedimi özel bir beyin olarak görmüyorum, Her şeyden önce bu blogun yazılmasında İpek Özel’in çok büyük katkıları oluyor. Burada yazdıklarım sadece kendi birikimlerin değil İpek Özel’in birikimlerini de yansıtıyorum. Bu blogun tüm kredisini kendi üzerime almak istemiyorum, biz burada çok güzel bir takım çalışması yapıyoruz.
Ayrıca blogun teşekkür bölümünde anlattığım gibi İpek’in, Yudum’un, Dursun’un, Oğuz’un, Hilal’in çok önemli katkıları var.
Efe
Hocam, akademisyen geçmişiniz var. Bir üniversite ders vermeyi düşünmediniz mi hiç?
Temel Aksoy
Üniversitede ders vermeyi elbette çok isterim ama benim zamanım çok fazla yok. Belki ileride…
Dilek MASUMOĞLU
Temel Hocam sizinle tanışma fırsatına sahip olmuştum birkaç ay önce. Çok etkileyici fikirleriniz var. Daha geniş kitlelere ulaşmak için televizyon programı vs düşünmez misiniz? Ali Atıf Bir’in sürekli Tv programı yaptığı bir ülkede sizin gibi bir insanın çok daha geniş kitlelere ulaşması gerektiğini düşünüyorum.
Temel Aksoy
TV programına çıkmak insanı meşhur ediyor, meşhur olmak iyi mi bilmiyorum.
Meliha ARCAK
Temel Bey sizi burada görmek çok güzel. Sebep olanlara ve tabi ki size teşekkürler. Bu ara bir kitap çalışmanız var mı diye sormak istedim.
Temel Aksoy
Kitap yazma hayalim elbette var ama blog yazmanın daha esnek olduğunu ve bu zamanın ruhuna daha uygun odluğunu düşünüyorum ama kitap yazma hevesimi her zaman canlı tutuyorum.
Selda DEMİR
Yazılarınızı hiç kaçırmadan takip ediyorum. Çok yoğun bir anlatımınız var. Kısacık bir yazıya inanılmaz bir birikim sığdırabiliyorsunuz. Yazıyla olan ilişkiniz nasıl başladı nasıl bugünlere geldi? Ben de sürekli yazmak istiyorum. Ne önerirsiniz?
Kazım Ali SURUÇLU
Sayın Aksoy,
Konferansınızı dinleme fırsatım olmuştu yıllar önce. Sonrasında ise temelaksoy.com’un müptelası oldum. Her yazınız çok beğeniliyor. Bunun sırrı nedir? Yazarken nasıl bir süreç yaşıyorsunuz? Özel bir yönteminiz var mı?
Temel Aksoy
Kazım Ali, Selda;
Şöyle cevap vermeye çalışayım…
Sanırım öncelikli olarak iyi bir yazı yamak için insanın ne yazacağını çok iyi anlamış olması şart. İnsan bir konuyu iyi anlayınca, yazacaklarını teknik kavramlara ve terimlere sığınmadan, sokaktaki insanın anlayacağı bir dilde yazması mümkün oluyor. Ben yazı yarken öncelikle şunlara dikkat ediyorum:
1- Ben yazacağımı iyi anladım mı, iyi biliyor muyum?
2- Ben bunu, konu hakkında hiç bilgisi olmayan birisine, mesela bir kafeteryadaki garsona nasıl anlatabilirim? Bir yazıyı yazarken konuyla ilgilisi olmayan birine düşündüklerimi anlatabilir miyim? Aklımda sürekli bu var.
3- Kendimi katiyen önemsemeden okuyanı önemseyerek, okuyanın zekâsına, okuyanın aklına saygı duyarak yazmaya gayret ediyorum.
4- Yazı yazarken okurun ne anladığını, ne anlayacağını, nasıl algılayacağını düşünüyorum. Onun zihninde hangi soruların oluşacağını tahmin etmeye çalışıyorum, o soruların cevaplarını arka arkaya vermeye çalışıyorum. Kendi yazacağımdan çok okuyanın ne anlayacağını düşünüyorum.
Yazı böyle yazılırsa yazan geri plana çekiliyor ve okur ön plana çıkıyor.
5- Okurun zamanının çok az olduğunu, yazıyı her an bırakıp ilgisini başka bir yere yönlendirebileceğini bilerek yazmaya çalışıyorum. Benim yazımı okurken aslında aklında daha iyi yaşamak, daha çok takdir görmek, daha çok sevmek, daha çok sevilmek gibi temel düşüncelerin olduğunu, hepimizin insan olduğunu, aslında hiç birimizin kafasında marka, marketing, yönetim gibi konuların temel konular olmadığını bilerek yazmak istiyorum.
6- Yazdığım yazıları yazarken kısa cümleler, okurun sıkılmayacağı uzunlukta paragraflarla, kendimi tekrar etmeden, okurun zekâsına hakaret etmeden, en önemlisi mümkün olduğunca “boş laf etmenden” yazmaya çalışıyorum.
7- Bütün bunları yaparken olabildiğince düzgün bir Türkçe, hatasız bir dil kullanmaya gayret ediyorum. (Ben blogda yazmaya başladıktan hemen sonra Türkçe dilbilgisi konusunda, noktalama işaretlerinde birçok eksiğimin olduğunu, pek çok yerde “anlatım bozuklukları” yaptığımı fark ettim. Bunları her gün düzeltmeye çalışıyorum ki yazdıklarımı bir Türkçe öğretmeni okuduğunda mahcup olmayayım.)
8- Blogu yazmaya başlamadan önce 4-5 tane güzel yazı nasıl yazılır kitabı okudum, onların da çok faydası oldu. (Dr. Joe Vitale’nin The Hypnotic Writing kitabını tavsiye ederim. Türkçeye de çevrildi.)
Cansu AKAR
Blogunuzun amiyane tabirle hastasıyım. Keşke daha sık yazsanız. Biz sizi takip ediyoruz evet. Peki, sizin takip ettiğiniz yerli/yabancı bloglar var mı? Paylaşırsanız çok sevinirim.
Temel Aksoy
Birkaç tane yeri çok sıkı takip ediyorum. Bunların başında TED (http://www.ted.com/), McKinsey Quarterly (https://www.mckinseyquarterly.com/home.aspx) ve Harvard Business Review (http://hbr.org/) geliyor size de tavsiye erim.
Melike
Daha çok ne tür kitaplar okuduğunuzu merak ediyorum ben? Birkaç örnek verebilir misiniz…
Temel Aksoy
Roman ve öykü çok okumuyorum Tercihen bu blogda yazdığım konular etrafında kitaplar okuyorum. Merkezinde insan ve insanı anlamak olan kitaplar okuyorum. Mesela psikoloji kitapları, nasıl karar aldığımızla ilgili, zihnimizin nasıl çalıştığı ile ilgili kitaplar okuyorum. Mesela nasıl gülüyoruz, beynimizde ne oluyor da kahkaha atıyoruz gibi konuları anlatan kitaplar ilgimi çekiyor. Son günlerde Paul Bloom’un nasıl zevk aldığımızı, hazzın beyinde nasıl işlediğini anlatan bir kitabını okuyorum. (How Pleasure Works)
Yani genelde markayla ilgili pazarlamayla ilgili yönetimle ilgili kitaplar… Daha çok “anlamak”la ilgili kitaplar okuyorum.
Berkan Bağcı
Temel Bey,
Yazılarınızın sonunda önerdiğiniz kitaplar ve makaleler ile ilişkiniz nedir?
Bu kitap ve makalelerin tamamını okudunuz mu?
Temel Aksoy
Sanıyorum 1980 ya da 81 yılında şunun ayrımına vardım. Roman ve öykü kitapları dışındaki kitapların tamamının okunması gerekmiyor. Her kitabın gerçekten bizim ilgimizi çeken bölümlerini okumak mümkün. Bu tür kitapların tamamını okumak şart değil. Zamanla çok okuyunca şöyle bir bilgi gelişiyor. İyi kitapla iyi olmayan kolayca ayrışıyor ama buraya ulaşmak için çok okumak lazım. Bu insanın başlangıçta algılayabileceği bir şey değil. Zamanla bir kitap iyi mi, kötü mü, hemen anlaşılıyor. Pek çok kitap “Yağmur ıslatır”, “Güneş ısıtır.” gibi herkesin bildiği bilgileri anlatan kitap. Ayrıca bir alanda çok kitap okuduğunuz zaman bazı bilgiler birbirini tekrar ediyor. Hangi kitabın yeni, taze bilgi verdiğini anlamak daha kolay oluyor. Böylece o kitabın yeni bilgi veren kısmını okumak mümkün oluyor.
Bu kitap okuma işi biraz keçiboynuzu yemeye benziyor. Keçiboynuzunun içindeki balın lezzetine varmak için çok yemeniz lazım, kitap okumanın da böyle bir yapısı vardır.
Ayrıca kitaplar ve linklerin bloga yerleştirilmesinde İpek Özel’in çok büyük bir katkısı var. Buradaki kaynağın bir kısmı da İpek Özel’in okudukları ve tavsiye ettiklerini içeriyor. Onun da katkılarını unutmayalım. Teşekkür bölümünde anlatamaya çalıştığım gibi İpek benden çok daha geniş bir alanda okuyan bir akademisyen.
Soruna söyle cevap vereyim: Kaynaklarda belirttiğim kitapların bazılarını defalarca okudum. Bazı kitapların ise bir bölümünü okudum.
Ayşenur
Biraz format dışı bir soru olacak belki ama sinema ve müzikle aranız nasıl:) Ne tür film izlersiniz daha çok ve hangi müzisyenleri dinlersiniz? Sevgiler…
Temel Aksoy
Sinemayı ve müziği çok seviyorum.
Ama çevremde sinema ve müziği o kadar iyi takip eden ve bilen insanlar var ki, ‘‘ben iyi bir sinema izleyicisiyim, müziği çok iyi takip ederim demek’’ onlara saygısızlık olur.
En son gördüğüm filimler:
- Ye, Dua Et, Sev (Eat Pray Love) – hiç beğenmedim
- Şantaj (Stone) – yarısında çıktım,
- Başlangıç (Inception) – Son dönemde bende en çok iz bırakan, bana göre olağanüstü bir film. Benim sinema anlayışımı yansıtan ve beni doyuran bir film oldu.
Sevdiğim müzikler:
- Mesela eski Fransız şansonları, şu anda Fransa’da pek dinlenmiyor ama ben ve benim jenerasyonum, bu şansonlara aşığız; Charles Aznavur, Jacques Brel, Brassens, Reggiani, Moustaki…
- Halk türkülerinden çok hoşlanıyorum. Türküler beni çok etkiliyor.
- Klasik müzik dinlerim ama bu konudaki beğenilerim sınırlı; Beethoven, Chopin, Mozart, Tchaikovsky… Yani bütün klasik müzikleri değil de özellikle klasik ve romantik dönem klasik müziğini dinlerim.
- Bunların dışında popüler Türk ve Batı müziğinden de çok hoşlanıyorum. Geçen Cumartesi akşamı (9 Ekim) arkadaşlarımla beraber Babylon’da Şevval Sam’a gittik çok keyif aldık.
Hicran
Sn Temel Aksoy,
Boğaziçi Üniversitesi ekonomi son sınıf öğrencisiyim. Önümüzdeki yıl marka danışmanlığı ya da paralel bir alanda yurtdışında master yapmak istiyorum. Hangi ülkeyi ve spesifik olarak hangi alanda master yapmamı önerirsiniz.
Saygılarımla.
Temel Aksoy
Marka danışmanlığı konusunda bir master programı olduğunu zannetmiyorum. Bence amaç danışmanlık olmamalı, amaç önce işi öğrenmek olmalı. Danışmanlık daha sonra düşünülebilecek bir aşamadır.
Yurt dışında herhalde bu işi en iyi öğrenilebilecek yer Amerika’dır. En iyi marketing ve branding programları üzerine Google’da bir araştırırsan pek çok üniversiteye ulaşırsın. O listelerdeki ilk sıradakiler hepimizin takip ettiği üniversiteler olacaktır. (Kellog Business School – Northwestern Üniversitesi, Harvard Universitesi)
Mesela John Sherry, Douglas Holt gibi akademisyenlerin olağanüstü olduklarını düşünüyorum. Bunlar birkaç üniversitede ders veriyorlar. Keşke bu insanlardan marka öğrenebilsen, ben bile bugün onlardan marka dersi almayı çok isterim.
Emre İpekçi
Yazılarınıza yeni başladım Temel Bey ve bana çok şey kattığını öncelikle belirtmek isterim. Yalnız gözüme çarpan ve size sormadan edemeyeceğim bir nokta var. Eminim sizde farkındasınızdır. Yorumların bir kısmında size karşı nasıl diyeyim tam olarak bilemiyorum ama amiyane tabirle bir ‘yağcılık’ var. Sanki o yorumları siz okuduktan sonra yazan kişiye büyük bir teşekkür ya da iş verecekmişsiniz gibi bir umutla yazılmış gibi duruyor. Acaba bana hak veriyorsanız, insanların neden bu tip davranışlar içerisinde olduğunu anlatabilir misiniz?
Temel Aksoy
Ben hiç senin gibi düşünmedim. Bana yapılan iltifatları samimi ve içten olarak görüyorum. Onlar benim yaptıklarımı yapmaya devam etmem için beni destekleyen, cesaret ve güç veren sözler. Ben öyle algılıyorum.
Bu övgülerin hiç birini “yağcılık” olarak yazılmış sözler olarak değerlendirmiyorum, kaldı ki Galatasaray Lisesi’nin Kültürü’nden gelen ve bütün mektep arkadaşlarımda da olduğu gibi, bende de yağcılığa karşı aşırı bir tiksinme vardır. Yağcılığı hiç bir zaman kabul etmedim. Yağcılık yapıldığını hissettiğim zaman hemen yağcılık yapanla dalga geçtim. Hiç üzerime alınmadım. Kaldı ki, bu blogda beni övmüş herhangi birisi de bugüne kadar benden hiç bir“kıyak” görmedi.
Ayrıca bu blogda yorum yapan küçük bir azınlık da benim çok yakın arkadaşlarımdan oluşuyor. Onlar ise bu güzel sözleri bana yazarak bana sevgilerini iletiyorlar, onlar benden hiçbir beklentisi olmayan yakın arkadaşlarım. Ben onlara, benim hakkımda böyle düşündükleri, böyle güzel sözler söyledikleri için olsa olsa minnettar olurum.
İrem
Gençlerle ilgili ne düşünüyorsunuz. Umut var mı bizde:)
Temel Aksoy
Kesinlikle evet. %100. Keşke sizin yerinizde olsam. Dağları deviririm!
Ömer Nart
Temel Bey,
13 aydır her hafta Salı sabahı saat 10:00′da bloğunuzu okuyorum. Ve en az 70 kişiye bloğunuzu sevdirdim. http://www.temelaksoy.com imzalı bir hatıra istiyorum sizden. Mümkün mü acaba?
Temel Aksoy
Ömer daha önce de söylediğim gibi sana bir sertifika borcum var ama üzerine ne yazacağımı hala bilmiyorum.
Selma Aydınlı
Temel Bey ben Koç Üniversitesi’nde işletme eğitimi alıyorum. Firmanıza stajyer alımı yapıyor musunuz? Sizinle birlikte çalışma şansımız var mı?
Temel Aksoy
Ben uzun yıllar yaklaşık 100 kişilik bir araştırma şirketini yönettikten sonra şimdi kendi başıma çalışmaktan inanılmaz büyük bir mutluluk duyuyorum. Fikirhane Danışmanlık şirketim, ben ve asistanım Yudum Kaymak’tan oluşuyor. Önümüzdeki dönemde de bu sayı artmaz diye düşünüyorum. Keşke sana imkân sağlayacak bir yapımız olsaydı.
Bununla beraber, benim için yararlı olacağını düşündüğün bir projen varsa sonuna kadar açığım.


























Merhaba,
Sizden çok şey öğrendim. Kızımın hem annesi, hem babası olmak zorundayım. Hayatımda kızım olduğu sürece bağımsız bir kadın olamayacağım ama tazelenmek için bağımsız olmam gerekmez mı? Sevgiler,
Güzide Yıldırım