Mehmet Energin ya da Bir Başarı Hikayesi

Mehmet Energin’in dünyanın en büyük danışmanlık şirketi McKinsey’e uzanan sergüzeştinin izdüşümlerini göreceksiniz bu söyleşide. Ulusal ve uluslararası çok sayıda başarı ile donatılmış bu yaşam öyküsünün kariyerlerine odaklanmış gençlik için bir esin kaynağı olacağından kuşkumuz yok. Bu göz alıcı öyküyü çarpıcı kılan şey ise Mehmet Energin’in mükemmel bir kariyerin izini sürerken yaygın olanın aksine ‘yaşam’ı ıskalamamış olması.

Röportaj: Ömer Üner

Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden Koç Üniversitesi’nde eğitim gördünüz. Derslerinizde çok başarılı olduğunuz gibi aynı zamanda sosyal anlamda da çok aktif bir yaşamınız vardı. Bunda bir paradoks yok mu? Çoğunlukla biri olduğu zaman diğeri olmaz?

Bence çok büyük bir paradoks değil. Bu, iki farklı hususa verdiğiniz önem ve ayırdığınız zaman ile alakalı bir konu. Yani bir ölçüde önceliğinizi kendiniz belirliyorsunuz. Bazı insanlar için akademik başarı daha önemli iken, sosyal faaliyetler diğerleri için daha ağır basıyor olabilir. Denklemde tabii ki gösterilen çaba kadar yatkınlığın ve yeteneğin de yeri büyük.

2 bölüm birden okumuşsunuz. İşletme ve sosyoloji… Hangisi daha öncelikli sizin için?

Bu annenizi mi babanızı mı daha çok seviyorsunuz gibi bir soru. Şaka bir yana bu zor sorunun pek bir cevabı yok. Şu anki işimde işletmenin öğretilerini çok daha fazla kullanıyorum ama hayat görüşümün şekillenmesinde de sosyolojinin yeri yadsınamaz. Fakat farklı disiplinlerin harmanı ile olaylara bakışınızın daha geniş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca fen lisesi mezunu olmam nedeniyle de bu iki disipline hep analitik bir çerçeveden baktım. Sanırım bu da epey önemli idi.

Üniversitede iki bölüm birden okumanın sağlıklı sonuçlar veriyor mu sizce? Modern iş dünyası spesifik alanlarda odaklanmayı dayatırken iki farklı disiplinde eğitim almak bir handikap değil mi? Firmaların bu konudaki yaklaşımı nasıl?

Aslında yaptığınız işe göre değişebiliyor. Dediğiniz gibi belirli bir konuya odaklanmış olmanız ve bu konu üzerine çalışma arzunuz birçok şirketin önceliği olabilse de ben iki diploma sahibi olmanın her zaman avantaj olduğunu düşünüyorum. Tamamen teknik yetilerinize ihtiyaç duyulan bir işte değilseniz her zaman işinize kendinizden bir şeyler katıyorsunuz. İşte bu noktada okuduğunuz farklı bölümler (ya da ders dışı faaliyetleriniz) devreye giriyor. Ayrıca iki bölüm okuyup her ikisine de son derece hâkim olabilirsiniz ki bu sanırım bahsi geçen durum için en ideal senaryodur.
Peki çok genel olarak eğitim sistemimiz, yabancı dilde eğitim…

“Şart” olan eğitimimizi ve arzuladığımız standartlara çok uzak oluşumumuzu maalesef tevekkül ve dalgacı bir bakış açısı ile ele alıyoruz. Zannımca eğitim sistemimizin değişmesi için üç aşamalı bir hareket planına ihtiyaç vardır (özellikle ilköğretim ve ortaöğretimde); ki bu zaten Mona Mourshed tarafından başka örnekler için dillendirilmiştir. 1) Eğitim sisteminin kalitesi, öğretmenlerin kalitesi ile doğru orantılıdır. Bu bağlamda ülkemiz öğretmenleri için tazminler yeterli değildir ve statü iyileştirmesi kaliteyi artırmak için şarttır. 2) Öğrencilerin performansında ve yeterliliklerinde iyi ders anlatımı çok büyük rol oynamaktadır. Bu konuda okul süresince öğretmenlerin performanslarının artmasına yönelik programlar gereklidir. 3) Eğitim sistemi kendi içerisinde var olan eşitsizliklerin önüne geçmek için bu sistemin her öğrenciye ulaşabildiğini de temin etmelidir. Performans ölçümleri ve fırsat eşitliği yaratan uygulamalar (burs imkanları vs.) önem arz etmektedir. Bunun dışında ülkemizin yabancı dil eğitiminde çok yetersiz olduğunu düşünüyorum. Bizden önceki nesile göre durum şu an daha iyi olsa da, katetmemiz gereken çok yol var. Aslında bu eğitim sistemimizle de alakalı bir şey. Eğitim sistemimiz fevkalade olup, aksayan yabancı dil değil. Ama bunların kalıcı sorunlar olduğunu düşünmüyorum. Gerekli adımlar atıldığı takdirde büyük ilerleme kaydedileceği kanaatindeyim.

Şimdi gene size dönelim üniversite eğitiminiz sırasındaki sosyal faaliyetlerinizden söz eder misiniz. Size ne katkısı oldu?
Epey dolu geçti. Sosyal Aktiviteler Kulübü’ne başkanlık yaptım. Son iki senemde, beş senedir organizasyonunda yer aldığım bahar festivalinin genel koordinatörüydüm. Model Birleşmiş Milletler Kulübü’nde yönetim kurulu üyesiydim ve bir sene Öğrenci Konseyi başkan yardımcılığı yaptım. Bunlardan başka daha birçok irili ufaklı aktivitemiz oldu. En önemli katkıları ne idi derseniz sanırım bir grup halinde ortak hedeflerimiz doğrultusunda ilerlerken; birçok denklemi bünyesinde barındıran süreçleri yönetebilmeyi öğrenebilmekti. Çok fazla insanla çalıştım, tarzları birbirine hiç benzemeyen kişilerle orta yolu bulabilmek, bunu sürekli kılabilmek gerçekten zor ama aynı derecede de ödüllendirici idi. Öğrenci dekanlığımız sayesinde çok fazla inisiyatif alabildik. Örneğin diğer okulların neredeyse tamamı bahar festivalleri için profesyonel organizasyon firmaları ile anlaşırken, biz her aşamasından kendimiz sorumluyduk. Bu büyük bir yük gibi gözükse de, eriştiğimiz sonucu çok daha anlamlı kılıyordu. Akabinde mezun olduğum yaz Vehbi Koç Vakfı’nın 40.yıl belgeselinde iki arkadaşımla beraber rol aldım. Film 3’ümüzün vakfı araştırmamız, anlamamız ve “bize fırsat verilse idi ne yapabilirdik?” sorusunun cevabını bulmaya çalışmamız üzerine kurulu idi.

Üniversitenin liderlik ödülüne layık görüldünüz. Bu ödülün önemi nedir? Size hangi gerekçeyle verildi?

Mezuniyet törenimde aldığım liderlik ödülü okulun en prestijli ödülü idi. Liderlik ödülü ile onurlandırılan kişinin akademik ve sosyal hayattaki başarılarının yanında, insanlara örnek bir profil çizmesi ve üniversite hayatı boyunca öncülük ettiği girişimler ile okul yaşamına önemli katkılar yapmış olması gerekmekteydi.

Koç Üniversitesi’nde geçirdiğiniz yılları 3 sözcükle özetlemeniz gerekseydi…

Çok güç, üç kitap ile belki özetleyebilirim ama 3 kelime derseniz… Bu soruyu pas geçeyim.

Master eğitimi için dünyanın en iyi üniversitelerinden olan Oxford’a gittiniz. Neden Oxford’u terch ettiniz?

Eğitime başlangıç tarihi tam olarak bilinemese de üniversitenin 900 yıllık bir geçmişi olduğundan bahsediliyor. Gerçekleşen birikim tahayyül sınırlarını aşıyor. Yerleşen inanılmaz derinlikte bir kültür var. Bilim hayatına yapılan katkılar çok önemli. Örneğin penisilin Oxford’daki araştırmalar sayesinde bulunmuş, 47 Nobel ödülü sahibi Oxford akademisyeni ya da öğrencisiymiş. Ayrıca Birleşik Krallık’ın 26 başbakanı, Bill Clinton, rahmetli Benazir Butto, Indira Gandhi gibi sayısız dünya lideri de Oxford mezunu. Bu ve bunun gibi nedenlerle Oxford’un yeri benim için ayrı idi. İbrahim Tatlıses’in seçimimde katkısının olduğunu ise pek söyleyemem.

Oxford’da sizi en çok etkileyen ne oldu? Geriye dönüp baktığınızda kariyerinizin yönelimi açısından üniversite ve master yaptığınız alanla ilgili seçimlerinizin doğru olduğunu düşünüyor musunuz?

Oxford’un sosyal bilimleri diğer bölümlerine göre biraz daha ağır basıyor. Ben de Sosyoloji yüksek lisansı için, istatistikî yöntemler ve kalkınma çalışmalarında uzmanlaşmak üzere Oxford’a gittim. Geriye dönüp baktığımda kariyerim açısından ne derece katkısı oldu Oxford’un şu anda kestirmem mümkün değil. Ama oradan sadece teknik yetiler almadım. Çok daha farklı öğretileri oldu. Doğru bilgiye nasıl ulaşılır, hayata nasıl uygulanır, sonrasında nasıl paylaşılır bunları öğrendim. Bu hayat boyu artarak devam etmesi gereken bir süreç. Hep daha fazla bilgiye aç olmalıyız ki hâkimiyetimiz artsın. Muhakkak bunun da belirli bir etik ile ve sorumluluk çerçevesinde yapılması lazım. En sevdiğim çizgi film repliklerinden “Bu (havuç, kalem vs) onların eline geçerse korkunç bir silaha dönüşebilir!” bilgi için de geçerli. Oxford mezunları olarak güç olan doğru ve ahlaklı bilgiyi nereye gidersek gidelim yaymanın en büyük sorumluluğumuz olduğu öğretildi. Uğur Mumcu’nun en güzel deyişlerinden “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” maalesef birçok önyargımızın, korkularımızın, başarısızlıklarımızın hatta bazen nefretlerimizin temelinde yatan unsur. Okulumun en büyük öğretisi ve katkısının hayata çok daha bilimsel bakabilmeyi sağlaması olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ayrıca çok farklı geçmişleri olan, çok çeşitli kültürlerden, disiplinlerden insanlar tanıdım. Profesyonel alandaki bilgi paylaşımınızın dışında, hayata dair çarpıcı tecrübeler duyuyorsunuz, paylaşıyorsunuz. Türkiye’nin ne kadar güzel olduğu halde tanıtılamadığının izahından biraz daha farklı tabi ve dünya görüşünüze yadsınamaz bir katkısı var. Dostluklarınızın baki kalacak olması ise en güzel tarafı.

Oxford’a kabul edilme sürecinden söz eder misiniz? Türk Eğitim Vakfı bursuyla gittiniz sanırım…

Türk Eğitim Vakfı ülkemiz için gerçekten çok değerli bir kurum. 1967’de Vehbi Koç önderliğinde 201 Türk aydını tarafından kuruluyor, ilk başkanı Dr. Nejat Eczacıbaşı. O zamandan beri yurt içinde ve yurt dışında sayısız öğrenciye burs veriyor. Ben de başvuru sürecinde Türk Eğitim Vakfı’na başvurdum ve İngiltere’de okumak için Chevening ile ortak verilen bursu kazanan 6 öğrenciden biri oldum.

Oxford’a kabul edilmenizde fark yaratan etken ne olmuş olabilir?

Oxford için en önemli kriter akademik başarı ve bunun tespiti için de farklı değişkenler kullanılıyor. Kabulümden sonra bölümdeki profesörlerle kısa bir tanışma toplantısı yapmıştık. Çok net bir izahını alamasam da, yaptığım bağımsız bir çalışma, kabul kurulunun epey hoşuna gitmiş. İstanbul sokaklarındaki (ağırlıklı olarak Beyoğlu bölgesi) midye dolma satıcıları ve sektörün dinamikleri üzerine üniversite üçüncü sınıfta bir makale yazmıştım. Bu vakayı İstanbul enformal ekonomi literatürüne bağlamış ve formal ekonomi ile ilişkisini incelemiştim. Akabinde Amerikan Sosyologlar Derneği’nin Onur Programı’na davet edilmiş ve makalemi New York’ta sunmuştum. Ama belirttiğim gibi bir çok farklı husus var.

Uluslararası üne sahip önemli bir üniversiteye kabul edilmenin formülü nedir peki? Nedir bu hususlar? Akademik başarı mı daha önemli, sosyal projelerde yer almış olmak mı? Ya da iyi bir üniversiteden mezun olmak mı?

Not ortalaması, referanslar ve niyet mektubu en önemli başvuru öğeleri. Bazı üniversiteler GMAT, GRE, TOEFL gibi sınavları da isteyebiliyorlar. Başvurulan bölüme göre katıldığınız sosyal projelerin önemi artıp azalabiliyor. Sadece akademik yeterlilik isteyen bölümler de var, sosyal vasıflarınızı referans mektupları ve niyet mektubunuz ile göstermeniz gereken bölümler de var. Yani denklemde belirli değişkenler var ve ağırlıkları da istediğiniz okul ve programa göre değişiyor. Fakat özellikle belirtmek istediğim bir nokta var. Niyet mektubuna gerekli önemi vermediğimizi düşünüyorum. Kendinizi ve başvuru nedeninizi sınırlanan kelime sayısı çerçevesinde anlatmanız gereken bu mektup üzerine mümkün olduğunca fazla kafa yorulması, daha fazla zaman ayrlması gerek.

Oxford’un Türk üniversitelerine göre yapısal farklılıkları var mydı?

Var. Sistem çok değişik. Bizim üniversitelerimizden farklı olarak Oxford’da kolej sistemi mevcut. Departmanınızdan başka bağlı olduğunuz yönetimi kendi içerisinde bağımsız, kendi kütüphanesi, yemekhanesi bulunan ve yurt imkânı sağlayan bir de kolejiniz var. Farklı bir kampüs gibi. Lisans öğrencileri için kolej çok daha önem arz ediyor. Zira her hafta bölüm dersleriniz dışında kolejinizde danışman hocanız ile “tutorial” seanslarına katılıyorsunuz. Eğitiminiz çok yakından takip ediliyor. Bu sistem yüksek lisans öğrencileri için geçerli değil. Ama uzun süreli bir programda iseniz bölümünüz hocalarının bulunduğu bir kolejde olmak hem araştırmalarınız için fonlama hem de bilgi alışverişi açısından ideal oluyor, yani hocaların da bağlı kolejleri var. 1200 yılında kurulanlar da var, 1800’lerde de. Bazı kolejler birbirini çok sevmiyor, bazıları olimpik kürekçilere burs veriyor. All Souls adlı koleje başvurabilmek için Oxford’da lisansınızı okumanız ve bölümünüzü de birincilikle bitirmiş olmanız lazım. Giriş sınavı dünyanın en zor sınavı olarak geçiyor. Christ Church Koleji’nin yemekhanesinde ve avlusunda Harry Potter’ın filminin bazı bölümleri çekilmiş. Trinity Koleji’nin bahçesine de ziyaretime gelen bir arkadaşım, yeğeninin göbek bağını gömdü. Benim kolejim Wolfson ise, en büyük lisansüstü koleji idi. Çok fazla detayı olan bir sistem ama okulun bu kadar renkli bir hal almasının da bence en önemli nedeni. Toplam 38 tane kolej var. İnanın ben ve diğer arkadaşlarım da bunların hepsini göremedik, görmüş olan bir tanıdığım da yok. Japon turistler dışında başarabilenlerin olduğundan da şüpheliyim.

Oxford’da başka yerleşik kültür haline gelmiş seremoniler de var. Biraz bu törenlerden söz eder misiniz?

Çok ilginç seremoniler var gerçekten. Matriculation denen okula başlamanızla katıldığınız bir seremoni var. Takım elbiseniz, papyonunuz ve cübbenizi giymeniz gerekiyor. Okulun çeşitli yerlerini dolaşıyorsunuz; bol bol kulağa hoş gelen Latince dinliyor ve tören bitiminde resmen Oxford’lu oluyorsunuz. Bunun dışında sınavlara da cübbe ile gidilmesi gerekiyor. Buna hiç bir zaman anlam vermemenize rağmen, düşününce şimdi bir tebessüm oluşuyor suratımda. Uyumadığınız günlerden sonra, aynanın karşısına geçip papyonunuzu takmaya çalışmak ve ne yaptığınızı sorgulamak gerçekten enteresan bir tecrübe. Daha da ilginci sınavlarda yakanıza taktığınız karanfiller. Bunlar zorunlu değil tabi ama hemen hemen herkes yapıyor. İlk sınav beyaz karanfil, son sınav kırmızı arada sınavınız var ise onlarda da pembe (Tek sınavınız var ise? diyenleri duyar gibiyim o zaman da kırmızı). Bunun anlamı da sınavlarınız ilerledikçe, kalbinizin kan ağlaması imiş. Mezuniyet törenleri ise senenin farklı aylarına dağılmış durumda. Örneğin ben bölümümü eylülde bitirmiştim ama mezuniyet törenime mart ayında katıldım. Bu törenin de bir kısmı Latince ve herkes derecesinin cübbesini giyiyor. Doktora öğrencilerininki kırmızı mavi, lisans öğrencilerininki siyah beyaz, kapüşonu ise kürklü oluyor.

Oxford’dan mezun olduktan sonra Birleşmiş Milletler’in bir projesinde çalışmak üzere Balkanlar’a gittiniz… Neler yaptınız orada?

Yüksek lisansım sırasında kariyer ofisi aracılığıyla Birleşmiş Milletler’in kısa süreli projelerinden haberdar oldum. Bu projeler sadece yeni mezunlar içindi ve oldukça da zor bir kabul süreci vardı. Balkanlar’a kültürüne ve tarihine zaten oldukça ilgi duyan ve kalkınma çalışmaları üzerine çalışmalar yapmış biri olarak Kosova’da geçireceğim bir tecrübe gerçekten çok farklı olacaktı. Sosyal ve politik gelişmeleri itibariyle yaşayarak, çalışarak görülmesi gereken bir yerdi. Mart idi sanırım, sonraki Eylül için UNDP Kosova ofisine hemen başvurdum ve kendimin de şaşırdığı üzere bir ay sonra kabul edildim. Politika ve Araştırma bölümünde idim. Erken Uyarı Dataları’nı inceliyor. Ekonomik, sosyal ve politik eğilim ile alakalı analizler yapıp, bunların değişimini takip ediyorduk. Dünya Bankası ya da başka kurumlarla ortak projeler oluyordu. Yayınlanan raporlarda incelediğimiz boyutlardan birinde dikkat çeken bir değişim var ise gerekli mercilere (hükümet vs.) belirtiyorduk. Geçmişte bu bölüm çıkacak bir isyanı önceden kestirmiş ve önlemler alınmasını istemiş örneğin. Özetle çok heyecan verici idi yaptığımız iş, zaman zaman sahaya gidiyorduk. Karadağ gibi çevre Balkan ülkelerinde konferanslar da oluyordu.

Sizi çok etkileyen bir gözleminiz oldu mu?

Savaşı yeni atlatan bir ülke Kosova. Yokluk hakim ve ekonomik olarak bizden çok geriler. İşsizlik yüzde 50 civarında. Gayri safi yurt içi hasılanın tahmini olarak yüzde 25’ini ülke dışındaki Kosovalıların gönderdiği paralar oluşturuyor. Ülkenin altyapısı çok yetersiz. Priştine’nin merkezinde Arnavut bir arkadaşımla kalıyordum. Akşamları 10’dan sabaha kadar su olmazdı. Neredeyse bütün apartmanlarda böyle idi. Düşünün başkentin merkezi burası. Elektrikli ısıtıcılarla ısınırdık, elektrik kesintileri de kışın oldukça sık olurdu. (Sakın yanlış anlaşılmasın kaldığım sürece çok mutlu idim, şikayet ettiğimden değil sadece nasıl bir yer olduğunun tasviri için bunları anlatıyorum.) Fakat bütün bunlara rağmen insanlar çok olumlu, çok mutlu ve gelecekten çok umutlulardı. Sanırım yeni bağımsız olmalarından kaynaklanan bir şeydi. Bu beni kendi ülkem ile kıyaslayınca hayretler içerisinde bırakmıştı. 70 milyonluk bir pazarımız, çok genç bir nüfusumuz var. Evet bir takım sorunlar mevcut ama bunların çözülmesi için istek ve geleceğe dair heyecan lazım. Dünyanın en karamsar insanları değiliz, ama geleceğe çok da olumlu baktığımızı ya da istekli olduğumuzu söyleyemeyeceğim. Kendimize daha çok güvenmemiz, daha çok çalışmamız, elimizdekilerin kıymetini bilmemiz gerek. Kosovalıların yaşama, daha güzel günlere dair heyecanı ve arzusu beni gerçekten çok etkilemişti.

Sonrasında Türkiye’ye döndünüz. Dönüş kararı vermekte zorlandınız mı? Profesyonel yaşamınıza yurtdışında devam etmek gibi bir düşünceniz yok muydu?

Dönüş kararı vermekte zorlanmadım. Beni buraya bağlayan birçok şey var. Yurt dışı tecrübesinin daha iyi olacağını düşündüğüm zaman bir süreliğine daha geri gidebilirim ama kesinlikle uzun vadede yaşamak istediğim yer ülkem.

Ve McKinsey… Dünyanın en büyük danışmanlık firması olan McKinsey’desiniz.. McKinsey’den söz eder misiniz biraz?

McKinsey & Company dünyanın en başarılı danışmanlık şirketi, sektörün lideri. Müşterilerinin üst düzey yönetimini ilgilendiren çok çeşitli hususlarda danışmanlık veriyor, sorunlarına çözüm buluyor. 1996’dan beri MBA mezunlarının en çok çalışmak istediği şirket. Fortune’un önde gelen 100 uluslararası şirketinin 90’ı müşterisi. Ayrıca bir çok kişinin bilmediği bir konu da dünyanın bir çok hükümetinin (30’dan fazla) ve büyük sivil toplum kuruluşlarının Mckinsey & Company’den danışmanlık hizmeti aldığıdır. Bu sayılar, yaratılan sürdürülebilir etkinin derecesine bir derece ışık tutmaktadır.

McKinsey’e her yıl Türkiye’den yalnızca iki kişi alınıyormuş sanırım. Bu doğru mu?

İşe alım süreci ile alakalı bilgi vermem doğru olmayacaktır maalesef.

Mülakatlarına dair çok sayıda şehir efsanesi var. Nedir bu işin aslı?

Mülakaat süreci çok zor, sadece bunu söylemem uygun olur.

Sanırım Brookings Institution için de bir süre çalıştınız…

Brookings Institution başkan yardımcılığını şu an Kemal Derviş’in yaptığı önemli bir kurum. Aylar önce bir Brookings projesi için enstitü fellow’u, Türkiye’nin çok önemli sosyal bilimcilerinden Hakan Altınay’a bir kaç arkadaşımla yardım etmeye başladık. “Global Civics” adlı proje küresel yurttaşlık kavramının gerekli ve aynı zamanda uygulanabilir bir kavram olduğunu anlatan uluslararası bir proje. Şu ana kadar alınan tepkiler gerçekten çok olumlu ve ilerisi için umut verici.

Konya Meram Fen Lisesi’nden McKinsey’e uzanan göz alıcı bir serüven… Keşkeleriniz var mı peki?

Hedefleriniz doğrultusunda çalışmak güzel ve önemli bir şey. Amaçladıklarınızı elde etmek sizi daha da motive ediyor. Fakat bu hengâmeye kendimizi çok kaptırmamak lazım, bilincimiz hep yerinde olmalı. Hedeflerimize ulaştığınızda bunların tadını çıkarabilmeliyiz. Geçmişe baktığımda, hayatımın bir dönemi bunu pek yapamadığımı görüyorum. Azim ve tutku yaptığınız işten keyif almanıza engel olmamalı. Aksine başarı stresini çok abartmazsanız verimliliğiniz de artıyor, süreç de sonuçlar da çok daha olumlu oluyor.

Ya siyaset.. Yakın ya da uzak gelecekte siyasete atılmayı düşünür müsünüz?

Ülkem için bir şeyler yapmayı gerçekten çok istiyorum ve var olan fikirlerimizi seslendirmeyi de sorumluluğumuz olarak görüyorum. Fakat yakın gelecekte siyasete atılmayı düşünmüyorum. Araç olarak kullanılan siyaset, çekinceli yaklaşımımın en büyük nedeni. Fakat şartlar olgunlaşırsa ve etki yaratabileceğime gerçekten inanırsam neden olmasın.

Ayrıca One Dergi yazarısınız… Öncelikle One Dergi hakkında ne düşündüğünüzü öğrenmek isteriz.

One Dergi’yi oldukça beğeniyorum. Ekibin başarısı göze çarpıyor, orjinal ve yenilikçi bir dergi. Oturtulan harikulade konseptler var. Örneğin “Sen sor X yanıtlasın”, şahane. Hedef kitlesi gençlere yönelik de ciddi projeleri var. Fark yarattığı interaktif platformun biraz daha üzerine gidebilirse ve tanıtımı artırılabilirse One Dergi müdavimlerinin katlanacağı kanaatindeyim.

‘Yazı’yla nasıl bir ilişkiniz var? Kendinizi ifade etme enstrümanlarınızdan birisi mi?

Yazıyı hep sevmişimdir. Eskiden sadece okurdum, şimdi hem okuyup hem yazıyorum (Temel öğretimimizin başlangıcı olan okur-yazarlığı ise biraz daha erken kazandım). Zihnimi dinlendiriyorum. Orta 1. sınfıta yüzüklerin efendisi üçlemesini okuduğum zaman insanlardan hep “bu ne yahu” tepkisi alırdım. 3 sene sonrasında Peter Jackson işleri biraz değiştirdi. Yazılarıma da bazı insanlardan “bu ne yahu” tepkisi alabiliyorum şakayla karışık, neyse ki herkes hemfikir değil. Ama işler bir üç seneye –tekrar- değişir mi bilemiyorum. Ama yazı yazmamdaki en büyük motivasyonum keyif alıyor olmam.

‘Yazı’ya ilişkin bir alternatif kariyer düşünceniz var mı? Kitap yazmak gibi…

Neden olmasın. Oldukça planlı bir insan olsam da uzun vadeli kararlar almayı çok beceremem, şartların olgunluğu benim için önemlidir. Aslında yazılabilecek de çok fazla konu var. Bunlardan birine karar verip kafamda bir şey oturtmam lazım. Fakat, kararsızlığımı, “acaba hangisi olsun” u giderene kadar da acele etmek istemiyorum.

Son olarak sizin gibi kariyerlerine başarılı bir başlangıç yapmak isteyen üniversite öğrencilerine bir öğüt hakkınız olsaydı, ne söylemek isterdiniz?

Öğüt demeyelim. Bir abi tavsiyesi diyebiliriz ama. Ne farkı var diyeceksiniz ikisinin. Bana öğütlerin sınırları daha belirgin geliyor. Daha kesin öneriler gibi sanki. Bu bağlamda benim tavsiyelerim genel geçer bir formül içermiyor. Aksine, herkesin kendi formülünü kendisinin yaratması gerektiğini vurguluyor. Herkesin başarısı aynı derecede güzel ve özeldir, çünkü gerçekleştiği şartlar farklıdır. Kıyaslamak zordur, görecelidir. Ama olmazsa olmazı çalışmak ve tutkuyu kaybetmemektir. Başarıda azmin ve çalışmanın yerinin, yetilere göre çok daha yukarıda olduğuna inanıyorum. Malcolm Gladwell ilginç noktalara değinen bir yazar. 10 000 saat kuralında da bunu ele alıyor. Yeteneğin şart olduğunun fakat ne işle uğraşılırsa uğraşılsın (bilgisayar yazılımı, spor, müzik) üst düzey bir noktaya erişilmesi için aslolanın insanların yatkın oldukları konulardaki çabaları ve devamlılığı olduğuından bahsediyor. Zaman yönetimi ise önemli bulduğum diğer bir nokta. İstenirse her şeye zaman ayırabiliriz. Yeter ki programlı olalım ve çizelgemize harfiyen uyalım. “Yapılan iş ona ayrılan zaman kadar sürer” (Parkinson Kuralı) ve biz zamanımızı ne kadar iyi yönetirsek, o kadar verimli ve başarılı oluruz.

Editör’ün Notu:

Mehmet Energin’le sosyal ağlar üzerinden iletişime geçmek isterseniz:

Twitter: http://twitter.com/mehmetenergin
Facebook: http://www.facebook.com/mehmetenergin#!/profile.php?id=595015091&ref=ts

Yorum Sahası

Görüş Bildir

Login with Facebook: