06Mar2010

Ahmet Turan Alkan

Kendine has kıvrak ve nüktedan üslûbu, birçok ‘aydın’cığımızda kırıntısını dahi bulamayacağımız entelektüel birikimi ve aydın duyarlığı ile matbuatımızın nevi şahsına fena halde münhasır şahsiyeti Ahmet Turan Alkan sorularımızı yanıtladı.

Röportaj: Ömer Üner

Ahmet Turan Alkan 1Modern yaşam biçimlerinin en ayırt edici özelliklerinden birkaçıdır: işlevsellik, pratiklik ve bunların doğal sonucu olarak yüzeysellik. Yazın dünyası ve medya da bundan nasibini aldı doğal olarak. Sonuç almaya yönelik, sığ ve samimiyetsiz bir dil almış başını gidiyor. Siz ise böyle bir dünyada üslupçu bir yazar olarak biliniyorsunuz. Öncelikle nitelemede bir yanlışlık var mı diye sorayım.

İltifatınız için teşekkür ederim; öyle olduğu temennisiyle teşekkür ediyorum fakat bu iltifatı hemen sahiplenmemem konusunda önyargılarım bana ikazda bulunuyor; çünkü üslupçuluğun bir de söz şarlatanlığı gibi sun’i bir boyutu vardır ki…

Peki, nedir sizi böylesi derinlikli ve nüktedan bir üsluba götüren? Hangi damarlardan beslenerek geldiniz bu noktaya?

İzleri geriye doğru takip ederek köklere erişebilirsiniz fakat bazı şeyler yine eksik kalır; doğduğunuz muhit bu hesaba girer; ebeveyn, yakın akrabalar, komşular, saygı ve hayranlık duyduğunuz kişiler, öğretmenler hatta kitaplar… Hangi insan okuduğu veya sevdiği kitapların toplamından ibarettir ki? Daima bir şeyler daha vardır ve olmalıdır. Bu sözlerle kendimi “anlaşılması mümkün olmayan, derin bir adam” mevkiine koymuyorum; öyle değil zaten; hâşâ. Bu bir lütuf; insanın hakikat karşısındaki mevkiini tayin eden bir lütuftur. Hakikat karşısındaki mevkiimiz ise bütün hayatı, bütün hayat hikâyemizi kendi rengine boyar ve o noktada üslup, kelimeler hep ikinci derecede kalır. Nükte meselesi ise, gücümün yetmediği yerde tutunduğum bir dal; tilkinin erişemediği üzüme koruk demesi.

Ahmet turan alkan 2Medyayı nasıl buluyorsunuz bu bağlamda? Bir dil zafiyeti var mı sizce de?

Var gibi görünüyor fakat onun hemen arkasında duran daha önemli olgu, medyacıların, habercilerin, gazeteci takımın, yazarların, editörlerin hakikat karşısındaki mevkiidir. Gerçek demeyelim de, hakikat karşısında bir zafiyet; bu eksiklik, lisan perişanlığından bence daha vahim ve ürkütücü. Hâlbuki insanın bütün hayatında bir tane ciddi ödevi ve imtihanı vardır; az önce bahsettiğim şey.

Gazetelerimiz fazla renkli değil mi?

Herhalde, “çok gazete satalım, bu cahil millet masif tuğlalar gibi sütun sütun metin okumaz, cicili bicili ambalajlar yapalım, insanlar ürkmesin” diye tevessül olunmuş bir yoldur. Hayır, gazetelerin renkli olmasına itirazım yok; hatta yazıdan çok resim basılmasını da hoş görebilirim ama hakikate karşı yılan gibi kıvrılıp durmayı hoş görmemek gerekir. Medyamızın hakikate saygı diye bir meselesi yok; öyle olunca geride kalan bütün meziyet ve kusurları önemsizleşiyor.

Medya patronlarının aynı zamanda sermaye sahipleri olması etik mi?

Hukukumuz aksini söylüyor, yani gazetecilerin öteki işlerle aralarına bir mesafe koyması gerektiği yolunda ortak bir kabul geliştirilmiş; şüphesiz bazı tecrübelerin eseridir, saygı göstermek lazım fakat bu tedbirler tedavi değil, pansuman hükmünde şeyler. Gazete patronları da neticede kâr etmek, çok gazete satmak, çok nüfuz sahibi olmak isterler. Adama, “sen iyi para kazandın gazetecilikten; başka işler uğraşma” demek abes, nitekim küçücük hilelerle bu yasak kolayca aşılıveriyor. Neticede gazetecilik, eskiden olduğu gibi trenlerde, çarşı-pazarda destan satmak gibi basit bir şey değil; büyük sermaye ve büyük emeklerle ile ortaya çıkan karmaşık bir mekanizması var. Sermayeden ayrı düşünülemez. Ben pek manidar bulmuyorum açıkçası; kanunlar insanı ahlaklı yapmaz, öyle görünmeye sevkeder.

İdeolojiler doğrultusunda acımasız ve genelleyici etiketlemeler yapılıyor. Bunda da medyanın günahı olduğunu düşünüyorum.

Ahmet Turan Alkan 3Medyaya çok yükleniyorsunuz, çok yükleniyoruz; tabiatımızdaki bütün sakillikleri, çirkinliklikleri medyaya izafe edemeyiz; bir yerde soğukkanlı tarzda tefrik etmemiz gerekiyor; medyanın en hassas tarafı, karnının en yumuşak olduğu yer müşterinin fikri veya talebidir. Bu durumda medyanın mı kamuoyunu yönlendirdiği, yoksa tersinin mi cereyan etmekte olduğunu tartışabiliriz. Öyleyse sadede gelmeliyiz. Medya, bizde olmayan bir şeyi bize dikte etmiyor, edemez zaten, bakınız biz “görünür” şeyleri anlarız, soyuttan nefret ederiz, bulanıklık ve karmaşadan ürkeriz, bu bizim tabiatımızda var. Kütüphanelerde şakır şakır işe yarayan etiketleme, kategorize etme gibi kolaylıkları insan topluluklarına uygulamayı akledenlere ne diyeceğiz? İdeolojileri o kadar hor görmeyelim, kolay harcamayalım; fikrin ana caddeleridir onlar, belli başlı buluşma noktalarıdır. Ben burada doğrusu medyanın büyük bir dahlini görmüyorum. İnsanlara yalan söylemeyi medya icad edip öğretmedi meselâ; medya da kolay algılanır bir dil kullanmaya, soyutu somutlaştırmaya, görünmeyeni görünür kılmaya memur ve mecbur bir yerde. Hayır, o bizim günah keçimiz değil; bizim aksimiz sadece.

Sizin var mı aidiyyet hissettiğiniz bir ideoloji?

Kaşarlanmış, derisi köseleye dönmüş deniz adamlarına atfedilen bir lâf vardır; derler ki, “denizden babam da çıksa yerim”. İşte bu yaşımdan sonra ben, hakikati olduğu gibi görmeye çalışan ve gördükten sonra “mırın-kırın” etmeden, kıvırtmadan ona tabi olan, ona itaat eden, bunu hiç unutmayan ideolojiye mensubum veya onun doğru olduğuna inanıyorum. Biliyorsunuz böyle bir ideoloji yok fakat kısaca “adam olmaya çalışmak” diyebiliriz.

Siyaset terminolojimizin de aklı başında değil pek. Bir kavramlar anarşisi içinde çırpınıyoruz sanki…

Evet, biraz daha pişmemiz lazım bizim; biz lügatini kaybetmiş bir dilin çocuklarıyız; kavramları çok iğfal ettik, kötüye kullandık. Bundan sağla sol da nasibini aldı. Solcuların en büyük ayıbı, dili müdafaa etmemeleridir çünkü mantığın şirazesidir dil; o olmazsa solculuk bile yapamazsınız. Sağcıların ayıplarını sıralamaya gelince… ne diyeyim, “ölü bizim, Allah rahmet eylesin” diye bir lâf vardır. Öyle… Birincisini söyleyim, gerisi anlaşılır, “hakikat diye diye hakikate saygı göstermemek…”

Ahmet Turan Alkan 5Genç jenerasyon olarak ne politiğiz ne apolitik. Modern yaşamın akla seza kaotiği içinde yolumuzu bulmaya çalışıyoruz sadece. Gelecek vaat ediyor muyuz sizce?

Bunlar papirüs lâflarıdır bana göre; gençlik onbin sene ne ise, şimdi de öyledir, değişen bir şey yoktur ama nedense her nesilde, bir önceki neslin gençleri çıkıp gamlı gamlı başlarını sallayarak, “gençliğe yazık oluyor, gençlik elden gidiyor” diye kederlenirler. Papirüs lafının mânâsı şu; doğru mu bilmiyorum, 4 bin yıllık bir Mısır papirüsünde böyle şeyler okumuş arkeologun biri; diyormuş ki, “ahlâk kalmadı, gençlik zıvanadan çıktı, ne olacak bu ülkenin geleceği?…”

Yazarların çoğunlukla egosantrik ve kendini beğenmiş insanlar olduğuna dair yaygın bir kanı var. Nedir bunun hikmeti?

Öylelerdir zaten; egosunu öldürmüş, nefsini iki seksen yere uzatmış adamlar, kendilerini ifade etmek, başkalarınca bilinmek için didinip durmazlar ki…

Ne yapmak isterdiniz koşullar, imkânlar elverseydi?

Marangozluk, bir ev inşa etmek, ciddi bir hayır işi yapmak.

Edebiyatın kurgusal kısmıyla aranız nasıl? Roman, hikaye, şiir…

Şiir değil de, öteki tâzelerle flört halindeyim el’an!

Ahmet Turan Alkan 6Tezgahınızda yeni bir kitap var mı?

Bunlar özel hayatıma dair ayrıntılar ama (bkz. yukardaki cevap)

Yazarlar yaşadıkları şehirlerle derinlikli ilişkiler kurarlar genellikle? Sizin nasıl bir ilişkiniz var İstanbulla? Bir süredir İstanbul’da yaşadığınızı biliyoruz.

İstanbulla ben, birbirimizi yormamaya ve zorlamamaya çalışan iki partneriz ve “düzeyli bir birliktelik” kurmaya ve yaşamaya çalışıyoruz.

Eviniz Üsküdar’da. Bundan en sevdiğiniz semtin Üsküdar olduğu çıkarımını yapabilir mi?

İstanbul’u hâlâ tam manasıyla tanıyabilmiş değilim ki semtleri arasında tefrik yapabileyim; hâlâ kavşaklarda yanlış yollara sapıp kayboluyor ve akşamları ballandıra ballandıra anlatıp gülüyorum. Üsküdar tercihi, dost tavsiyesiyledir. Bana gelince gülünç fakat gerçek; kendimi nedense ezelden beri semt itibariyle boğaziçili hissetmişimdir.

Yorum Sahası

Görüş Bildir

Login with Facebook: