Sanat Direktörü Enver Murat Güçlü

Enver Murat Güçlü ulusal ve uluslararası etkinlikleriyle ses getiren Sevgi Gönül Kültür Merkezi’nin sanat direktörü. Yöneticiliğinin yanı sıra seslendirme sanatçısı, tiyatrocu ve sunucu gibi kartvizitlere de sahip olan Enver Murat Güçlü sorularımızı yanıtladı.

Röportaj: Ömer Üner

Öncelikle sizden kısa bir öz yaşam öyküsü alalım. Enver Murat Güçlü hangi yollardan, duraklardan geçerek bugünlere geldi?

enver murat güçlü one dergisi2003 yılında Koç Üniversitesi Sosyoloji bölümüne burslu olarak yerleştim ve 2008 yılında mezun oldum. Liseyi bitirene kadar Ankara’da yaşadım. Şu an geldiğim noktadan geriye dönüp bakınca kişiliğimde Ankara’nın ve orada gerçekleştirdiklerimin çok büyük etkisi olduğunu görüyorum. Bu tabii ki her insan için geçerli. 18 yaşına kadar yaptıklarınız, deneyimleriniz bir anlamda hayatınızı da belirliyor. O yüzden ben hep kendimi bir Ankaralı olarak görürüm.

Tüm öğrencilik hayatım boyunca ise hep aktif bir öğrenciydim. Hatta bazen aşırıya kaçtığım oluyordu. Misal, lise sonda, maalesef hayatımızı bir sınavın belirlediği dönemde, ben gidip sene sonuna oyun çıkarmak için uğraştım, çıkardım da. Bana kaç nete mal olduğunu ise hiçbir zaman düşünmedim. Elimde bireken güzel bir an çok daha değerli benim için. Sosyal ve kültürel hayatın derslerden daha önemli olduğuna inanmamın da nedeni sanırım öğrencilik yıllarım boyunca okuduğum okulların sosyal hayatında her sene daha fazla yer almam oldu. Ama sanırım bu sosyal hayatın, daha doğrusu lise tabiriyle sosyal faaliyetlerin, sahne ve sahne işi gerektiren backstage organizasyonları ile sınırlı kaldığını söylemeliyim. Öyle düzenli bir spor faaliyetim olmadı örneğin hiç.

Önemli bir üniversitenin kültür sanat merkezini yönetiyorsunuz. Öğrenciliğin rüzgârı hala üzerinizdeyken zor olmuyor mu önemli bir kurumda sorumluluk almak?

Çok güzel bir soru. Evet, öğrenciliğin rüzgarı hala üzerimde ama artık sanırım o rüzgarı arkama aldım diyebilirim ve bu sayede güçlü bir şekilde ileriye gidebilirim. Şöyle açıklayayım: Kültür merkezi yönetmek gerçekten ciddi deneyim gerektiren bir iş. Çünkü bu merkez çok farklı disiplinlerden, çok değişik kültürlerden, çok farklı insanlarla muhatap olmanıza neden oluyor. İnsanları yönetmek değil ama bu çeşitlilikten gelen insanların bir arada çıkardığı sahne eserini doğru bir şekilde idare etmek diyebiliriz. Dahası bunu yine çeşitlilik içeren bir topluluğa yani seyirciye aksamadan sunabilmek esas olan. Bu açıdan bakınca çok zor bir iş, hele de genç bir insan çalışma hayatının en başında böyle bir merkezin başına gelirse, hele de Koç Üniversitesi gibi en seçkin üniversitelerden birinde bu sorumluluğu alırsa, hele de kültür merkezimiz, Türkiye’nin en önemli ailelerinden Koç ailesinin sosyal ve sanat hayatımıza önemli destekler vermiş üyesi rahmetli Sevgi Gönül’ün adını taşırsa. Tüm bunlar zorlayıcı etkenler kesinlikle. İnanılmaz bir yük biniyor omuzlarınıza. Bununla birlikte sanırım öğrencilik rüzgarı olmasaydı ben bu işi yapamazdım. Çünkü ben öğreciyken özellikle de üniversite yıllarımda bu işin her kademesinde amatör olarak çalıştım. Bilet satışı, dekor- malzeme nakliyesi, ulaşım-yeme-içme gibi temel ihtiyaçlar, koordinasyon, teknik, sözleşme yapımına kadar birçok kalemde bilfiil çalışma ve hepsini öğrenme şansım oldu. Kısacası öğrenciliğin enerjisi sayesinde hayatım boyunca bir daha hiçbir zaman kazanamayacağım birikimleri, akademik bir ifadeyle disiplinlerarası bir birliktelikte amatör olarak öğrenebildim. Amatör kelimesi çok önemli, çünkü gönül vermek, sevmek demektir. Tabii ayrıntıların gözden kaçmaması da var. Asıl püf nokta bunları fark edebilmek ve başkaları fark etmeden eksikliği giderebilmek. Sonunda takdir edilmeyeceğiniz gerçeği ise bu işin cilvesi. Çünkü her şey yolundayken kimse bir ayrıntının tam işlediğini fark etmez. Ama bir aksarsa o zaman vay halinize durumu oluşabilir. Bir başka husussa bunları yaparken bu kadar insanı üzmemek gerektiğini de öğreniyorsunuz, özellikle gelen profesyonel ekipleri. Şu ana kadar sürekli olarak olumlu geribildirimler aldık gerek seyircilerden gerekse misafirimiz olan sanatçılardan ve ekiplerden. Tabii ki ufak tefek aksamalar zaman zaman oluyor. Yapıcı gelen olumsuz eleştiriler yeni şeyler denememize ve en iyisini bulmamıza çok yardımcı oluyor. Ancak burası yeni bir kültür merkezi. Koç Üniversitesi sınırları içinde benim ve ekibimin deneyimi 7-8 yıllık geçmişe sahip. Zaten buranın kurulma ve idaresinin böyle genç bir kadroya verilme sebebi de bu. Yeni, denenmemiş bir şey olsun, klasik yapıda işlemesin ve öğrendikçe gelişsin, zaman zaman aksayarak kendi ayakları üzerinde durmayı öğrensin bu kültür merkezi ve hep gençlikten ilham alsın. İşte öğrencilik rüzgarını arkama almaktan kastettiğim de buydu. Her geçen günse deneyimimiz artıyor ve bazı şeyleri çok daha rahat kavrıyor, ona göre de önlemini alıyoruz, insan ilişkileri de dahil. Zamanımız dolunca burayı her zamanki sahiplerine, denenmemiş yenilikler getirecek gençlere bırakmayı umuyorum.

En son Vehbi Koç Dünya Üniversiteleri Münazara Şampiyonası’nın organizasyon komitesi içinde yer aldınız sanırım. Şampiyonanın sunuculuğunu da siz yaptınız. Nasıl geçti organizasyon?

Enver Murat Güçlü One Dergisi“Vehbi Koç Dünya Üniversiteleri Münazara Turnuvası 2010” Dünya Münazara Konseyi’nin ve ortalama 1300 katılımcının ortak düşüncesi olarak gelmiş geçmiş en iyi şampiyona olduğu yönündeydi. Sunucusu olarak yer aldığım bu 9 günlük dev organizasyon Antalya Belek’teydi ve muhteşem geçti. Gerçekten bu kadar eğlencenin, sosyal aktivitenin ve çok iyi organize edilmiş münazara turnuvalarının olduğu bir şampiyonaya evsahipliği yapmak bir üniversite için çok zor; ama bir o kadar da ayrıcalıklı bir şey. Hele bırakın kendi kampüsünüzü, kendi şehrinizde bile değilsiniz. Başka bir şehirde her türlü alışkanlıklardan uzak bir mekanda orayı benimseyip gelen konuklara evsahipliği yapabilmek, her türlü ihtiyaçlarını temin edebilmek insanüstü bir özveri istiyor. Ayrıca bu 1300 insanın dünyanın dört bir tarafından gelen birbirlerinden çok farklı insanlar olduğunu hatırlatmalıyım. Sanırım yine amatör kelimesini kullanmak zorundayım. Yaklaşık 80 kişiden oluşan gönüllü ekibindeki herkes o kadar kendini adamış olarak çalıştı ki sonuç “en iyi şampiyona” tanımı oldu. Her büyük organizasyonun içinde karşılaşılan aksilikler ve sorunlarla tabii ki karşılaşıldı; ancak hızlı bir şekilde çözülerek kimse fark etmeden her şey yolunda gitti. Bununla birlikte başta organizasyon eşbaşkanı, Koç’ta da aynı dönemde girip mezun olduğum, son yılımızda konsey başkanlığı da yapan Fatih Mehmet İnal arkadaşıma ve diğer eşbaşkan Süleyman Onay ve tüm organizasyon yöneticileri ve çalışanlarına sonsuz teşekkürlerimi ve takdirlerimi sunmak isterim. Sunucu olarak orada bulunmak benim için eşsiz bir deneyim oldu.

Tiyatroyla ilişkinizin bir soyağacı var mı? Nasıl başladı ilkin?

Soyağacından kastettiğiniz eğer aileden gelen bir şey olup olmadığı yönündeyse, cevabım hayır olacak. Ailemde profesyonel ya da amatör olarak tiyatro ile ilgilenen kimse yoktu. Daha doğrusu oyunculuk diyelim. Annem Ankara’da işi dolayısıyla tiyatrocularla ve TRT spikerleri ile çalışırdı. Bense küçüklüğümden, ilkokul öncesinden, beri tiyatroya giderdim. Sanırım ilgi böyle oluştu. Sonra ilkokul ve ortaokul yıllarında yavaş yavaş müsamereler, skeçler derken profesyonel oyuncularla çalışma imkanı buldum. Böyle başladı ilkin.

Neler yaptınız tiyatro adına?

Orta okuldan itibaren düzenli olarak her sene bir oyunda yer alarak başladım işe. O dönemde Brecht, Çehov, Tutgut Özakman gibi yazarların oyunlarında görev aldım. Tabii aynı zamanda sunuculuk da yapıyordum amatör olarak. Sahneye alışma sürecim bu şekilde başladı. Lisedeyken okul dışında Ankara Dialog’da etkili, güzel konuşma ve diksiyon eğitimi aldım bir dönem. Daha sonra bu eğitimimi 2006-2007 yılında Başkent İletişim Bilimleri Akademesi İstanbul Şubesi’ndeki bir yıllık diksiyon-seslendirme-sunuculuk eğitimi ile tamamladım.

Üniversiteye gelince benim önümde bambaşka bir yol açıldı. İyi ki konservatuvara gitmemişim diyeceğim bir yol. Evet bu şaşırtıcı gelebilir; ancak Koç Üniversitesi ve dahası tiyatro kulübü, Koç Oyuncuları, gerçekten profesyonel disiplinde amatör ruhla çalışan bir ekipti. Bunda en büyük pay 1999-2008 yılları arası Koç Oyuncuları yönetnemliğini ve eğitmenliğini yapmış, tiyatro camiasında “hocaların hocası” olarak bilinen Ahmet Levendoğlu’nundu kuşkusuz. Onun öğrencisi olmak, ondan eğitim almak eşsiz bir ayrıcalıktı. Tabii anlayabilen için geçerli bu. Çünkü tiyatro yapmak, oyuncu olmak herkesin isteyebileceği bir sanat dalı olmasına rağmen işin içine girince, işin ne kadar zahmetli bir süreç olduğunu görüyorsunuz. Ardından kulüpte üçüncü yılımdayken Yıldız Kenter’den Dünya Tiyatrosu dersleri aldım üniversitemizde. Bizim için çok büyük bir fırsattı bu. O yıl bir Shakespeare oyunu çıkarıyorduk. Yönetmenimiz bu konuda Royal Academy mezunu ve Shakespeare uzmanı Ahmet Levendoğlu idi. Aynı zamanda Yıldız Hoca’nın derslerinde de Shakespeare’in iki oyununun metin deşifresini ve dramaturjisini yaptık. Lorca, Çehov, Shakespeare, Dario Fo, Koltes ve geçen yıldan itibaren girdiğim Tiyatro Nefes’te Duşan Kovaçeviç oynadığım oyunların yazarları. Bu seneyse Savaş Dinçel’in “Uçurtmanın Kuyruğu” oyunu ile seyirci karşısına çıkmaya hazırlanıyoruz. Oyunculğun yanında bir taraftan da Sevgi Gönül Tiyatro Günleri var tabii. 2002’de başlayan bu serüvene ben 2003’te katıldım ve 2008’e kadar kulüp içindeki görevlerimle bu üniversitelerarası tiyatro şenliğinin gelişmesi ve renklenmesi için çalıştım. Şu anda zaten Sevgi Gönül Kültür Merkezi’nin başında olarak kulüpte benden sonra gelen arkadaşlarımı sürekli destekliyorum ve bu güzel organizasyonun her sene daha da büyümesi için çabalıyoruz. Ayrıca kültür merkezimize Koç Üniversitesi gençliğinin seveceği ve bir şeyler öğrenebileceği İstanbul’daki en iyi oyunları bulmak ve getirmek de görevlerim arasında.

Profesyonel tiyatrocu olarak bir kariyer düşünüyor musunuz?

enver murat güçlü one dergisi 3Öncelikle bu soruya tebessümle yaklaştığımı belirtmeliyim. Az önceki anlattıklarımdan sonra sanırım herkes profesyonel oyunculuğa ne zaman adım atıcağımı merak etmiştir. Yani böyle bir isteğimin kesinlikle olduğunu düşünmüştür. Evet tabii ki bunu istiyorum, hem de tüm kalbimle. Ama soruyu şu şekilde cevaplamak daha doğru geliyor bana. Profesyonel tiyatrocu kariyeri ile ifade edilen eğer oyunculuktan para kazanmaksa, çok cüzi kaşelerin ödendiğini hatta ödenmediğini düşünürsek, Türk tiyatrosunda oyunculuğu bir para kazanma aracı olarak kesinlikle görmüyorum derim. O yüzden de profesyonel oyuncu olmadan amatör olarak bu işi yapmak daha çok beni mutlu ediyor. Çünkü tiyatrodan para kazanılmaz. Yani bu işi para kazanmak için yapmak doğru gelmiyor bana. Keşke böyle bi kaygı olmasa ancak bu mümkün değil. Tiyatroculuğu kendini gerçekleştirme ve sürekli öğrenme yöntemi olarak da düşünürsek bunu yapabilmek için belli bir seviyede olmak gerekiyor. Ama sorunun bir de şu yönü var. Ödenekli ya da özel bir tiyatroda oyunculuk yapmak ister misiniz, diye. Bu tabii ki kafamın bir yerinde var ama henüz değil. Zaten yüksek lisans olsun ya da öncelikle düşündüğüm eğitimleri tamamlamadan buna kalkışmayı düşünmüyorum. Ama dediğim gibi bu bir gün gerçekleşecek. Şu an zaten yarı profesyonel olarak tanımladığımız Tiyatro Nefes’te oyuncu olarak buna da başladım diye düşünüyorum.

Hep söylenegelen bir şikayet vardır tiyatroya ilişkin. “Türk halkı tiyatro izlemiyor.” Oysa devlet ve şehir tiyatrolarında yer bulmak için 1 ay öncesinden bilet aldığımız oluyor.

Bu soruyla artık yılan hikayesine dönmüş bir yere giriyorsunuz aslında. Öncelikle devlet ve şehir tiyatroları ödenekli tiyatrolar. Buna karşın belli isim yapmış özel tiyatrolar dışında, ki sayıları bir elin parmaklarını geçmez, kalan ekipler salonlarını dolduramıyor, hatta seyirci bulamadıkları da doğru. Ekonomik yetersizliklerden dolayı iyi tanıtım yapamıyorlar. Oysa bana sorarsanız ödenekli tiyatrolar ekonomik güçlerinden dolayı hem reklam sorunu yaşamıyorlar hem de bilet fiyatlarını düşük tutulabiliyorlar. Bilet fiyatlarını yüksek tutmak zorunda kalan özel tiyatrolar ise sanatçılarının tanınmışlığı ve tiyatrolarının kazandığı saygınlık sayesinde seyirci çekebiliyorlar. Orta sınıf düzeyindeki tiyatroseverler de özel tiyatrolara daha seyrek giderken ödenekli tiyatrolara her hafta gidebiliyor bu yüzden. Yine de bahsettiğimiz kısım çok küçük bir grup Türkiye’de. Hele İstanbul gibi büyük bir şehirde bu daha da belirgin. Yalnız size bir şey söyleyeyim büyük şehirler haricindeki yerlerde insanlar aslında aç sahne sanatlarına.

Buna karşın, bu kişisel kanaatim kesinlikle, belli özel tiyatrolar çok daha güzel oyunlar çıkarabiliyor ödenekli tiyatrolardan. Sanırım bunda da tiyatrodan daha çok memur zihniyetinin yerleşmiş olması önemli bir sebep ödenekli tiyatrolara. İşin niteliğine geldiğimizde ise, her ne kadar bana düşmese de ve boyumdan büyük laflar söylemek istemesem de, yankı uyandıracak bir etki bırakıyor mu seyircide, diye sormak gerekir. Sonuçta Amerika’da ya da Avrupa’da maddi ve beyin gücü sürekli daha iyisini ortaya koymak için kullanılıyor. Yapamazsanız ayakta kalamazsınız. Bizde ise tembellikten ve rahata alışmış olmaktan dolayı çok da büyük prodüksiyonlar ya da orijinal yapımlar üretilmiyor. “Türk halkı tiyatro izlemiyor” derken acaba biz Türk Halkı’na ne sunuyoruz demek de gerekir. Aslında ben böyle Türk, İngiliz tarzı ayrımlar olduğuna da inanmıyorum. Tabii ki Batı’nın bizden çok daha ileri düzeyde bir tiyatro birikimi var; ama bunda dediğim gibi sürekli üretme “güdülerinin” çok büyük etkisi olduğunu unutmayalım. Sonuçta bizde oyun bile yazılmıyor artık. Her konuda olduğu gibi her şeyi dışarıdan alıyor ve onu da çabucak tüketiyoruz.

Yerli ve yabancı tiyatroculardan özellikle takip ettikleriniz var mı?

Yerli oyunculardan, tiyatro ve sinema diye bir ayrıma gitmeden cevaplamam gerekirse, Haluk Bilginer, Tülay Bursa, Ayça Bingöl, Hakan Gerçek, Tuncel Kurtiz, Mehmet Aslantuğ, Demet Evgar, Yeşim Koçak, Selçuk Yöntem, Ozan Güven ve tabii ki Yıldız Kenter ile Ahmet Levendoğlu sürekli takip ettiğim oyunculardan ilk aklıma gelenler. Yabancı oyunculardan Ian McKellen, Christopher Lee, Tom Hanks, Kenneth Branagh, Al Pacino, Robert Downey Jr., Eric Morris, Hugh Laurie, Javier Bardem, Johnny Depp, Hugo Weaving gibi isimleri sayabilirim. Bu isimlerin ilginç özelliği, Johnny Depp dışında hepsinin çok ilginç tiyatro geçmişleri oluşu. Tabii başka isimler de var; ama ilk başta aklıma gelenler bunlar.

Ünlü bir Hollywood oyuncusunun Broadway’de ya da bir Londra tiyatrosunda bir oyunda yer alması onun için bir prestij oluyor. Bunun çok örneği var. Ama Türkiye’de sinema ve televizyondan büyük kazançlar elde eden oyuncular için tiyatro cazibesini yitiriyor. Bu bir sorun mu sizce?

enver murat güçlü one dergisiKesinlikle haklısınız. Örneğin şu an Jude Law Broadway’de “Hamlet”i oynuyor ya da Catherine Zeta-Jones “A Little Night Music”le sahnelerde. Sonuçta onlar için sinema ne kadar büyük bir güçse tiyatro ve müzikallerde oynamak da o kadar kendilerini isbat etme arenası. Bu, dünyanın her yerinde geçerli olan bir şey. Çünkü film ya da televizyon sonuçta canlı değil seyirciler için. Orada tekrar tekrar alınan sahnelerde yönetmenin istediğini verebilecek bir oyunculuk gerekli ve bu konuda iyi olanlar zaten ortada. Bununla birlikte tiyatro canlı ve bir performansın tekrarı yok. Oynarken yönetmen yok. Oyuncu ve seyirci var. Direkt bir ilişki kuruluyor. Türkiye’ye gelince, aslında önümüzde bir Haluk Bilginer örneği varken cazibesini neden yitirdiğini de anlayamıyorum. Sonuçta televizyonda ve sinemada çok sık gördüğümüz bu isim kendi kurduğu tiyatrosunda her sene çok iyi işlere imza atıyor. Bunu bir seyirci olarak söylüyorum ve kişisel düşüncem. Yine Demet Evgar’ı buna örnek verebiliriz. Verilebilecek başka genç ve orta yaş oyuncular da var. Tabii sayısı heasp edemediğimiz ama başarısız dizilerin yanında bunu hayata geçirebilen oyuncu sayısı çok az. Ödenekli tiyatrolarda olanlar ise dizileri hiç tercih etmeme imkanı da yakalayabiliyorlar kimi zaman. Sorunun cevabı ise şu soru da gizli: Bu kadar dizi varken ve oyuncularına baktığımızda oyunculuk mezunu olanların sayısının az olmadığını da görürken neden bu gençler tiyatro yapamıyor? Bence iki cevabı var. Biri tiyatro yapabilecekleri imkanları ne kadar var; ikincisi de çoğu, tiyatro bölümlerine dizi oyuncusu olmak için giriyor. Yani dizi oyunculuğunu kariyer olarak görüyorlar. Böylece tiyatro tercih edilmiyor sonucuna varıyoruz. Hele de kendi o üstat hocalarını da dizilerde görünce durum daha da içler acıs bir hal alıyor. Bu bir sorun tabii ki ama sadece dizilerin suçu değil. Bu, ülkemizde sanatın bir kariyer olarak görülmemesine kadar giden toplumsal ve kültürel hafızamızla ilgili bir sorun kanımca. Öyle ki kendi Hacivat-Karagöz tiyatromuza bile sahip çıkamayacak bir hafıza bozukluğu bence. Ekonomik nedenlerle de iç içe geçmiş bir süreç ayrıca. Eğer bir çözüm önerisi istiyorsanız bence kişiden başlamalı ve gençler belli bir duruş ortaya koyabilmeli, kendilerini dizi oyuncusu olmak için değil; tiyatro ve sinema tarihinin öğrencisi olarak yetiştirmeliler. Yani farklı bir mantık işlemeli.

Önemli organizasyonlarda sunuculuk yapıyorsunuz. Tiyatro oyunlarında sahneye çıkıyorsunuz. Her ikisinde de hata yapma lüksünüz yok. Bu strese neden olmuyor mu? Bunu nasıl aşıyorsunuz? Özel teknikleriniz var mı?

Evet, doğru hata yapmaya lüksünüz yok. Çünkü üzerinizde inanılmaz bir sorumluluk var, bir oyunun seyirci de iyi bir etki bırakması için her şey o yüzlerce saatlik çalışmadaki gibi olmalı. Rol arkadaşınıza karşı göreviniz var. Sunuculukda da benzer sorumluluklar var ve her şeyden öte bir farklılığınız olmalı. Sesinizde, bedeninizde, hızlı karar verebilmekte, seyircilerin keyif almasını sağlayabilmekte bir farklılık yaratmalısınız. Bunlar zaten sizin tercih edilmenizin nedeni olacaktır. Sahneye çıkmak, yüzlerce binlerce kişinin karşısında bir şeyleri idare etmek, bir şeyler yaratmaya çalışmak garip bir şey aslında. İnsan neden izlenilmek ister? Gündelik hayatta izlenilmekten rahatsız oluyorken hem de. Sahnedeyse başka bir şey var sanırım. Çünkü hepimiz gündelik ya da gerçek yaşamın dışında kurulmuş olan bir “yalan”a, masala, rüyaya ihtiyaç duyuyoruz, bunu yaratmak istiyoruz ve bundan müthiş haz alıyoruz. Ama bu hazzı yakalamak kolay değil. Çünkü bu insanı başka şeyler bulmaya yöneltiyor ve strese neden oluyor. Stres üstün gelirse kaçıyor. İşte ben bunu yapmamayı seçtim. Evet bir stres var hatta inanılmaz bir heyecan. Ama bunu hissettiğim anda içimden gülmeye de başlıyorum, kendime özellikle. Bu anında özgüveni yükselten bir şey. En azından benim içim ve özgürlüğün tadını yakalıyorum. Bir rol esnasında ya da sunuculukta muhakkak kendime bir ufuk çizgisi yaratırım ve oraya bakar, ulaşmaya çalışırım. Her şey sorunsuz ve çalışıldığı gibi olsun diye sürekli kollamam gerekir, dikkatli davranırım lakin hata olursa da durmam. Belli etmem. Çünkü belli edersem seyircilerden biri olurum. Yaratılan bir yalanı ya da gösteriyi izlemeye başlarım. Oysa ben bunu hayat gibi yaratmak için sahnedeyim. Hayatta da hatalar yaparız ama bundan dolayı hayattan vazgeçmeyiz. Durup izlemeyiz, daha doğrusu bence izlenmemeli. Evet belki bir hata yaparım, belki de hatalar zinciri, buna karşın aksayan durumları inanılmaz bir refleksle toparlayadabilirim. Biraz egoistçe ama şu da var, sahnedeyken bir şeyin aksamasını seviyorum; çünkü o anı toparlamak için çok güçlü bir yaratıcılık güdüsü hissediyorum içimde. İnsanın özü de bu değil mi? Yaratabilmek ve yarattığına inanarak onu kusursuz hale getirmek. Haz duyugusudur bu sonuçta ve ben sahnede bunun tadını çıkarabilirim, oturanlarsa bu tadı bilemez sadece güler, ağlar ya da bir “katharsis” yaşarlar ve sonra da unuturlar. Oysa seyirci sahneye çıktığında heyecanını rahatlatırsa, örneğin derin bir nefes alırsa, utanma duygusunu gülmeye başlayarak aşarsa “oyuncu insan” olur. Bunlara belki uyguladığım teknikler denebilir. Ama yeteneğin başlangıç noktası olduğunu, eğitimin de o yeteneği ilerletebilme sanatı olduğunu unutmamak gerekir. Yukarıda söylediklerim bunlardan sonra geliyor bence.

Yakın ya da uzak gelecekte televizyon ya da sinema deneyimleri…

enver murat güçlüKesinlikle olacak ya da kesinlikle olmayacak diyemem ama aklımın bir köşesinde var. Özellikle sinema deneyimi yaşamak istiyorum. Şu an yaptığım işleri seviyorum ve belli bir noktaya kadar daha devam edeceğim. Dediğim gibi buna sinema oyunculuğunu da eklemek istiyorum. Televizyona ise mesafeli durduğumu söylemek zorundayım. Çünkü önceden de söylediğim gibi yazmayan bir toplumuz ve iyi oyunlar yazılmadığı gibi dizi senaryoları ya da televizyon filmleri de çok zayıf konulardan oluşuyor. Şöhret ya da anlık popülerlik üzerinden belli isimlere birbirini tekrar eden, aynı süreçte işleyen onlarca dizi yapılıyor. Özgünlük, aradığım kriter ve bu deneyimleri, bu özgünlüğü hem kendimde hem de elime geçen senaryoda gördüğümde hazırım diyeceğim. Çünkü henüz bunlar için kendimin de yetersiz olduğunu hissediyorum. O bahsettiğim farklılığı yakalamak için eğitim sürecinde daha ilerlemem gerekiyor. Çünkü anlık popülerlikle iş yapmak sadece kendime zarar verir.

Aynı zamanda seslendirme sanatçısısınız. Yaptığınız işlerden bahseder misiniz?

Tabii. National Geographic Channel ve TNT ‘nin projeleri başta olmak üzere “İmaj Music & Entertainment Company”nin seslendirme bölümünde kayıtlarım oluyor . Belgeseller, diziler, çizgi diziler, sinema filmleri ve animasyonlar sürekli olarak konuştuğum yayınlar arasında. Bunun haricinde tanıtım filmleri ve eğitici programlarla küçük çaplı reklamlarda da seslendirme yapıyorum. Zaman zaman TRT İstanbul Stüdyolarına da gidiyorum.

‘Seslendirme’ özel bir formasyon gerektirir mi? Yoksa etkileyici bir sese sahip herkes seslendirme yapabilir mi?

Seslendirmede etkileyici bir sese sahip olmaktan öte sesinizi nasıl kullandığınız önemlidir. Tabii ki sesin rengi değerli bir kriter olabilir; ancak asıl mesele role uygun bir biçimde kullanabilmek ve kendi özelliklerinizi ölçülü olarak buna yansıtabilmek. Eğitimse Türkçe’nin doğru ve etkili bir biçimde kullanılması açısından gerekli. Bu iki unsuru barındırdıktan sonra stüdyoda öğrenilmesi gereken ciddi kurallar var. Mikrofon açısını doğru saptayabilmek, bazen hızlı konuşurken anlaşılır konuşmayı da becerilmek, role uygun tavrı- tamperamanı yakalayabilmek, nefesi kontrol etmek, doğru yerlerde esleri alabilmek ve göz-kulak-ses uyumunu yaratabilmek. Çünkü aynı anda hem izleyip hem önünüzdeki metni doğru konuşmak hem de kulağınıza gelen orijinalin özelliklerini sesinize yansıtabilmeniz gerekir. Tabii bazen çeviri yapmak zorunda bile kalabiliyorsunuz ya da önünüzdeki metni doğru bir Türkçe ile söylemek. Her ne kadar sizin esas işiniz olmasa da kötü ve doğal olmayan çevirileri değiştirmek zorundasınız. Son olarak şunu da ekleyeyim artık stüdyoya girdiğinizde ne konuşacağınızı, ne diyeceğinizi bilmiyorsunuz önceden. Eskiden prova imkanı varken şimdi bu yok ve bence genç seslendirmecilerin iyi yetişmesinde bir handikap bu. Zamana karşı yarışmak maalesef işin niteliğini bozuyor. Bir de tulum dedikleri bir sistem artık yok. Eskiden TRT yıllarında herkes bir arada stüdyoya girer ve baştan sona kadar gidilirmiş. Şimdi ise roller ayrı alınıyor, rabarbalar ayrı. Bu da ekip uyumunu yakalamakta sıkıntı yaratıyor. Çünkü herkes ayrı ayrı girince seviyeler farklı olabiliyor.

Reklamlarda ve dublajlı filmlerde son yıllarda bir çeşitlilik kazanmaya başlasa da çoğunlukla aynı sesleri duyuyoruz. Bu bir handikap değil mi?

Reklamlar ya da dublajlı filmlerin başrollerinde hep aynı sesleri duyuyor olmak daha çok müşteri olarak adlandırılan filmin yapımcı firmasının ya da reklamı yaptıran şirketin belli bir marka değeri yaratması ve bunu korumasına yönelik olan bir şey. Biraz logo gibi bir şey desek daha doğru. Bununla birlikte sanatçıları içinde de reklam sektörünü ve başrolleri başarıyla gerçekleştiren duayenlerin egemenliği var tabii ki. Gerçi normal bir durum. Çünkü o kişi yıllarını vermiş bu işe ve zaten tercih edilmesinde yukarıda saydığım formasyonları çok iyi bir şekilde uygulamaları var. Sonuçta herkes işini en iyi yapanla çalışmak ister. Özellikle de reklam sektöründe. Farklı istekleri dört-beş cümlede, hatta bazen iki-üç kelimede verebilmek gerekiyor. Eğer reklamlarda ve filmlerde daha fazla nitelikli ve farklı ses duymak istiyorsak bu işin eğitim sürecine yeniden eğilmeliyiz. Oysa bu zamana karşı yarışta ve bireyselleşmede bence daha aynı sesleri duymaya devam edeceğiz. Çok az sayıda yeni ses eklenecektir. Yine de dediğim gibi bu bir sanat işiyse eğer böyle olması da çok anormal değil.

Modern yaşamın kaotik yapısı içinde onca cazibe merkezi dururken gençliğin ilgisi sanata nasıl çekilebilir? Yerel ve merkezi yönetimlere ne gibi görevler düşüyor?

enver murat güçlü oneModern dönem dediğiniz gibi yüzlerce cazibe merkezi sundu insanlara ve sunmaya da devam ediyor. Dahası tek bir cazibe merkezi ile yetinilmiyor birden fazla noktalara yöneliyoruz. Bir süre sonra da, ki bu genelde çok kısa oluyor, o cazibe merkezi bizim için eskimiş bir hal alıyor. Böylece çok hızlı bir tüketim durumu karşımıza çıkıyor. Bunun karşısında sanat ne yapmalı peki? Öncelikle şunu söyleyeyim hangi dönemde olursa olsun, sanatın altın çağları Antik Yunan’da da, Elizabeth İngiltere’sinde de, Rönesans’da da modern ya da post modernist dönemde de, sanatın özellikle de tiyatronun sıkıntıları hep olacak. Çünkü insanın sıkıntıları ile besleniyor tiyatro. Hep daha iyisini isteyecek ve bir zaman sonra onu elde edip yenisine yönelecek. Tıpkı modernizmin sundukları gibi. Ama bir fark var. Burada insan, sanatçı üretkenliğini yitirmiyor aksine kendi gelişimi için en iyi yollardan birini seçmiş oluyor. Gençliğin ilgisini nasıl çekeceğiz peki? Cevap işte bu yaratıcılıkta yatıyor. Broadway tiyatrosu eğer bugün sürekli bir üretim halindeyse modern dönemin getirdiği özellikleri kulanmayı başardıklarını göstermektedir bu. Tabii bir oyunun ya da müzikalin birkaç milyon dolarlık bütçesi olması, seyircileri hayran bırakacak teknik sürprizlerin yaratılması, güçlü tekstlerin yazılması ve dahası oyunun veya müzikalin simgelerini taşayan t-shirt, anahtarlık, kalem vb. ürünlerin hazırlanarak oyuncular tarafından satılması bir marka değerini yaratmayı başaran, ayrıntı içeren uygulamalardır ve sanata özellikle gençleri çekmek istiyorsak artık ağdalı lafları ve karanlık sahneleri kullanmak yerine seyirci ile bütünleşerek, kendilerini rahat hissedecekleri bir ortam yaratmalıyız. Sonuçta sektör olmak, sanayileşmek tiyatro içinde geçerli. Özellikle tiyatronun karşısında artık her şeyi mümkün kılan sinema sektörü varken. Bu anlamda yerel yönetimler daha özgür bırakılmalı ve aynı oranda da maddi kaynak sağlanmalıdır. Ayrıca güçlü oyun yazarlarının çıkması için yerel yönetimler bence kilit rol taşımakta. Merkezi yönetimler ise tiyatronun markalaşması için bu bahsettiğim teknolojik gelişimi sahnelere taşımalıdır. Ayrıca ödenekli tiyatroların ayrıcalıkları aynı şekilde kurumsallaşmış özel tiyatrolara da tanınmalıdır. Bir de tabii merkezi yönetime bağlı tiyatroların çok büyük prodüksiyonlar çıkarması gerekmekte bence. Notre Dame de Paris Müzikali gibi, Chicago gibi. Bunlara kafa tutacak kültürel altyapımız fazlasıyla var. Yetenekli oyuncuların yanı sıra her türlü teknik beceriye sahip beyinlerimiz de var. Demek ki sorun teşvik edememekte .Üzerimize yapışmış olan temebellikten kurtulmanın yollarını ararsa merkezi yönetimler en büyük yardımı yapmış olurlar. Bence daha fazla karışmamalılar ama bir denetim mekanizmasıyla nitelikli işlerin çıkıp çıkmadığını da kontrol etmeliler. Gençlerin daha çok bu projelerde yer alması sağlanmalı. Duayen diye tabir ettiğimiz sanatçıların altında ezilmemeliler. Açıkçası buna benzer ciddi değişimler gençlerin tiyatroya yönelmesini sağlayacaktır.

Sanatla içiçe biri olarak ruhunuzu nasıl besliyorsunuz? Neler okuyup, izliyorsunuz?

Sanatı yakından takip etmek için yapılabilecek gerçekten çok şey var ve gördüğüm kadarıyla herkes kendi yöntemi ile ruhunu beslemekte. Benim en çok yaptığım şey sanırım müzik dinlemek. Çünkü okumak ve izlemek zaten yaptığım işlerin içinde olan şeyler. Müzik dinlemenin yanı sıra yürüyüş yapmak, yüzmek, dans huzur bulduğum, kendimi keşfedebildiğim noktalar. Yalnızlığı seven bir insan olarak kendimi keşfederek işe başlamam gerektiğini biliyorum. İzlediklerim arasında işim gereği de İstanbul’daki hemen hemen tüm oyunları görmeye çalışıyorum. Düzenli olarak sinemaya da giderim. Geçmişe ait anılar, efsaneler ve fantastik konular sinemada en çok ilgimi çeken konular. Daha çok sır olarak kalmış ya da bilinmeyen, ipuçları taşayan romanları seviyorum. İllaki polisiye ya da bilimkurgu olmak zorunda değil. Her türlü konuyu bir sır perdesi içinden kaleme almak mümkün.

Enver Murat Güçlü gelecekten ne bekliyor? Gerçekçi ya da gerçeküstü hedefler, fantastik hayaller…

Gelecekten beklentiler…Büyük beklentilerden ve hayallerden vazgeçtim demesem de çok abartmıyorum bunları, anı yaşamaya çalışıyorum çünkü gerçekleşmediklerinde ciddi hayalkırıklıkları yaşanabiliyor. Zaten hayat aslında şu anı yaşamaktır bence. Bir rolün içinde bulunduğu o anlık duygu gibi. Tabii ki oyunculukla ilgili hedeflerim var, ama sanırım kendimi bazı konularda yetiştirebilmek için yakın gelecekte hayatımda bazı değişiklikler yapacağım. Bazen değişim farklı bakış açıları kazanmanızı sağlar ve siz yepyeni bir kişilikle, daha doğrusu yeniden doğmuş olarak kaldığınız yerden devam edersiniz. Değişim kötü değildir, özünüz sizinle olduğu sürece sorun yok. Benim de gerçekçi hayallerimin başında böyle bir değişim geliyor işte. Geleceği biraz da ben yaratmak istiyorum o an istediklerime göre. Gerçeküstü hedefler, hayaller… Bilmem, yani muhakkak var; mesela, makinesiz bir şekilde uçabilmeyi çok isterdim. Bir de ipsiz bir şekilde dağlara tırmanabilmek ve belki de en güzeli Antarktika’da bir evim olması ve gece oradan evreni, yıldızları seyredebilmek. Galiba bunlar çok da imkansız değiller, ne de olsa dünyada bunları gerçekleştirenler var. Ya da bir “V” olabilmeyi hayatta, özgürlüğün anlamını tüm iliklerimde hissedebilmek için. Ama son söz olarak şunu söyleyeyim Shakespeare ile tanışmayı ve onun özellikle Macbeth’i yazarken yanında olabilmeyi çok isterdim…

Çok teşekkür ederim.

Yorum Sahası

Görüş Bildir

Login with Facebook: