Kariyer Üniversitede Başlar
Evet, “başarı” için on beş gün önceden başlamak gerekir vize ve finallere çalışmaya… Günü gününe takip edilen dersler ve o derslere ait ders notlarını bir koleksiyoncu gibi arayıp bulmak cephanenize konulan kâh bir mermi kâh bir el bombasıdır aslında.
Her gün olmasa da gün aşırı, amfide veya derslikte dinlenen dersin notlarını bilinç kaybına uğramadan, anlamak için, güzel bir romanı okurcasına zevk alarak okumak, bir işçinin harç kararken kumla çimentoyu birleştirmesi gibidir aslında. İşçinin çabası nasıl harcı kıvamına getirip beton yapmaksa üniversiteli gencin çabası da “bilgiyi” belleğine inşa edeceği nice gökdelen için saklamasıdır.
Bilgiye sahip olmak kutsal bir mücadeledir. Bu anlamda da üniversitelinin karmaşık biçimde kendisine sunulan daha doğrusu sunulamayan bilgiyi, “Ben bu dersin hocası olsam, bu bölümü nasıl anlatırdım?” diye önce düşünmesi, ardından anlatması ihanet değil; bilgiye duyduğu saygının gereğidir. Okuduğu bölümün de okulun da “hakkı”nı üniversiteli yoksa nasıl verebilir?
2.5 milyon işsizin bulunduğu, üniversitelerin neredeyse her ilçede açılmasının başarılı bir eğitim politikasıymışçasına kitlelere anlatıldığı bir ülkede sadece üniversite mezunu olmanın anlamı kalmıyor…
Dört ya da beş yıllık alan/üniversite sürecinin her gününü değerlendirmek, “kariyer”, başka bir ifadeyle “ustalaşma”, gebelik gibi bir aksilik olmazsa doğumun kaçınılmaz olacağı bir evredir.
Bu evrenin ardından, “sudan çıkmış balık” gibi “Ben şimdi nerede yüzeceğim?” sorusuna yanıt aramamak için mezun olmadan önce üniversiteli alınacak olan yolun başına gelmelidir… Alınacak yolun başına gelmek, aynı zamanda nereye gideceğini bilmektir ki; bu, başarılı bir yürüyüş için sizin kendi içinizdeki şaşmaz pusulanızdır.
Kariyerin temelleri üniversiteyle birlikte atılmaya başlanır. Türkiye’de bu süreç doğru işlemese de Amerika ve Avrupa’da bir gencin “ne olacağına” lisede karar verilirken; biz de kendini düşünen üniversiteli için süreç fakültenin kapısından girdikten sonra başlar. Bu geç olsa da iyi olandır…
Türkiye’de bir üniversite öğrencisi “Ne yapacağım?” sorusuna okul yıllarında, kantinde kahve içerken ya da tabldottan karnını doyururken yanıt bulmuş olmalıdır.
Üniversitelerin sunduğu eğitimin ne kadar yeterli olup olmadığının tartışıldığı ülkemizde, bir üniversitelinin kendine yapacağı yatırımı “okul”la sınırlı tutmak, akademik yürüyüşü düşünenler için bir nebze fayda sağlasa da bunu planlamayan ve iş hayatına girmeyi kafasına koyanlar için yetmez, yetemez.
Pratik gerektiren bir iş kolunda, örneğin gazetecilik, onlarca iletişim modelini bilseniz de bir şehit annesiyle konuşurken bu modeller ne kadar fayda sağlayacaktır? Teori mutlaka olmalıdır; fakat pratiğe dökülmeyen teorinin, kütüphanenizde duran şahane bir kitaptan pek de farkı yoktur. İkisinde de bilgi vardır; ancak eylem yoktur. Bakarsınız; ama “görmek başka bir şeydir”…
Dolu dolu geçen bir eğitim sürecinin tadı da tuzu da bu nedenle “pratiktir”. Okulda verilen eğitimi eleştirmek adına onu yok sayıp “Üniversitede bir şey öğretilmiyor, iş hayatında öğreniliyor” demek de “Alanımla ilgili evrensel tüm bilgiye sahibim, tamamım” diye düşünmek de eksiktir.
Olması gereken özgürlük sağlayacak, özgür alan/zaman yaratacak olan “disiplin”le alanıza yardımcı ve alan dışı bilgilerle de güçlenmektir. Bütünün bir paydası üniversitede verilen teori, diğer paydası bu teoriye can verecek olan pratiktir.
Üniversite yılları sadece okulda verilen, sunulan bilgiyi değil, alanınızla ilgili öğrenebileceğiniz her şeyin ötesine geçilmesi için askerlikte “acemilik” diye ifade edilen dönemle eşdeğerdir birazcık da. Kariyerin başladığı bu dönemde ekonomik koşullar çerçevesinde geleceğin ustası ama bu dönemin çırağına düşen “bilgiyi almak, pratiğe koymaktır” sözün kısası.
Bir üniversitelinin şu soruyu kendisine sormasının da hiçbir sakıncası yoktur: “Okuduğum bölümü, fakülteyi mutlaka bir arkadaşım birinci bitirecek. Bu neden ben olmayayım?” Soruya mantıkla verilebilecek “Evet ben olmalıyım” yanıtı, sabır ve azimle beslendiğinde, yukarıda vurguladığım nereye gideceğini bilmek sorusuna cevap olacaktır zamanın içinde. İster akademik ister pratik ağırlıklı bir yürüyüş olsun bilgiyle alınacak her yol aşılacak engel ve ulaşılacak nice başarıları da kendiliğinden getirecektir.
Nobel edebiyat ödülü sahibi Alman yazar Hermann Hesse, “İki farklı insan vardır” diyor ve şöyle devam ediyor: “Biri kızgın güneş altında bir fidanın gölgesine sığınmaya çalışan, diğeri daha büyük gölgeyi bulmak adına o kızgın güneşe rağmen yorulmayı ama gölgeye ulaşmayı seçen insan…”
Acizane önerim, kolay olanın bir gün mutlaka size yetmeyeceği düşüncesiyle şimdiden en zoru seçmeniz ve yola koyulmanızdır. Kendi kendinizin kaptanı olmanız ve en derin en uçsuz bucaksız denizlere güvenle açılmanız dileğiyle…
Alper Uruş
Gazeteci/Yazar (Habertürk)


















Yorum Sahası
Henüz yorum yok; ilk olmak ister misin ?
Görüş Bildir