Dünya Çapında Bir Bilim Adamı: Atilla Aşkar
Matematik’te kendi adıyla anılan AŞKAR TEOREMİ’nin sahibi… Türkiye Bilimler Akademisi ( TUBA ) üyesi… 80 bilimsel makale ve 2 kitap yazarı… Kuantum dalgaları; wavelet analizi ve moleküler dinamik üzerine çalışmalarıyla uluslar arası akademi dünyasında tanınan Attila Aşkar etkileyici kariyerini halen Koç Üniversitesi Rektörlüğüyle taçlandırdı. Şimdilerdeyse akademik hayatına aynı ivmeyle devam ediyor. Aşkar’ın hikâyesini bir de kendi ağzından dinlemek için üniversitedeki ofisine gittik. Bizi kırmadı ve çok içten bir üslupla anlattı bu akla sezâ sergüzeştini…
Enes Hakan Sütütemiz
Attila Bey One Dergisi olarak sizin gibi etkileyici kariyere sahip bir akademisyeni ONE okurlarıyla buluşturmak istedik. Öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Hayat hikâyenizi sizin ağzınızdan dinlemek istiyoruz. Bugünlere nasıl, hangi yollardan geçerek geldiniz?
1943 Afyon doğumluyum. İlkokulu orda okudum. Sonra İstanbul’da Saint Joseph Fransız lisesine gittim. Hatta gayet de matrak bir şekilde gittim. Benim ailemden Saint Joseph’e gitmişler vardı. Böyle bir gün sınav falan dediler apar topar getirdiler. Öyle burs murs hazırlık filan da yoktu. Demek ki kazanmışız ki kabul olduk. Sen Joseph’i bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’ne gittim. O zamanlar inşaat mühendisliği en moda mesleklerdendi. Şimdi Türkiye tabi daha karmaşık bir toplum oldu, değişik alanlarda enteresan işler yapabiliyor insanlar. Benim zamanımda Teknik Üniversite 5 seneydi. 5. senesinde de böyle biraz master gibi bir şey yapılırdı. Son senesinde bir araştırma yapıyorsunuz. Bir de değişik opsiyonlar vardı. Bir uygulamalı alan vardı; mesela inşaat mühendisliği olunca yol, barajlar, işte betenorme çelik yapılar filan olurdu. Bir de teorik bir alan vardı. Teorik ve uygulamalı mekanik diye ikiye ayrılırdı. Mühendislik bilimleriyle matematik, fizik arasında bir alan. Akademisyen olmak isteyenler o alana giderdi. Zaten orası 10 kişi falan alırdı. O devrenin çok meşhur, hayran olduğumuz Mustafa İnan’ı vardı. Hatta bu Tem yolu üzerinde bir viyadük var Mustafa İnan Viyadük’ü diye. Sonra TÜBİTAK bir kitap yayımladı bir bilim adamının hayatı diye. Epeyce hayrandık biz. Süleyman Demirel’in de hocası, Şarık Tara’lar hep onun öğrencileri… Türkiye o zaman minnacık bir yerdi. Sadece mühendislik mektebi vardı. Onların da çok saygı gösterdiği bir insandı. Ben bitirme tezimi onunla yaptım, gayet teorik bir şey yapmıştım. Ve o zamanlar akademisyen olmayı düşünmeye başlamıştım. Hoca da dedi ki mademki böyle teorik şeylerle ilgileniyorsun o zaman doğru dürüst teorik şeylerle uğraş. Ben dil biliyordum, Fransızcam kuvvetliydi ama bir avuçta İngilizce olmayınca çok büyük eksiklik olacak.
Üniversite sırasında babam Newsweek dergisine abone yapmıştı beni. Sağ olsun, bilmediğim kelimeleri kırmızıyla altlarını çize çize okurdum. Bir de sadeleştirilmiş romanlar vardı dünya klasiklerinin, yabancılar da okuyabilsin diye. Çok iyi hatırlıyorum Hemingway’in İhtiyar Balıkçı kitabı vardı. Onun mesela sadeleştirilmiş versiyonunu okumuştum. İşte bunları yapa yapa İngilizcemi de idare eder hale getirmiştim.
İşte sağa sola müracaatlar yaptım. Fakat o günün şartlarında pek Türkiye’de de tavsiye mektubu filan daha alışılmış bir şey değildi. Mustafa Bey’in de Almancası çok iyiydi o İsviçre’de okumuştu. Sen kendini tanıtan bir yazı yaz bana getir dedi. Kitabında da yazıyor bu. Oğuz Atay vardır romancı. Bir Bilim Adamının Romanı, orda da geçiyor bu. Benden daha iyi İngilizce bilen bir arkadaş buldum. O da yazdı. Hakkımızda şöyle akıllı, böyle çalışkan, şöyle dürüst… Ama somut hiçbir şey yok. Neden akıllı belli değil, neden dürüst belli değil. Böyle içeriği olmayan ama İngilizcesi kuvvetli bir mektup yazdık. Sonra bunu götürdük hocaya adam dedi yahu aman oğlum amma methetmişsin kendini. Sonra aldı kendine göre artık nasıl değiştirdiyse kabul aldık. İşte onunla bir sürü yerlere müracat etmiştim. Teknik Üniversite’yi birincilikle bitirdim. O zamanlar Orta Doğu yeni açılmıştı. İletişim o kadar kötüydü ki ben üniversiteye müracaat ederken Ankara’da Orta Doğu diye bir üniversitenin açıldığını bilmiyordum. Bilmemek senin kabahatin diyebilirsiniz, herhalde benim de bir miktar kabahatim var, iyi takip etmemişim ama o dönemde en etkili iletişim aracı ağızdan ağza iletişimdi. Televizyon yok ya da daha yeni yeni başlamıştı. İşte haftada bir iki saat olurdu.
Kabul gördüğüm yerlerden Princeton’u şundan dolayı seçtim o da yüzeysel ve yanlış bir nedenle üstelik. Duydum ki Einstein Avrupa’dan gidince Princeton’a gitmiş. Dedim mademki o orayı seçti demek ki iyi bir üniversite. Hâlbuki sonra öğrendim ki Einstein Princeton Üniversitesi’ne gitmemiş, üniversiteye 4-5 km mesafede bir araştırma enstitüsü var. Üniversiteyle çok iç içe ama üniversiteden bağımsız bir araştırma enstitüsü. Hatta o kasabada oturmuş. Öyle yanlış bir şeye dayanarak gittim.
Benim zaten niyetim temel bilimlere kaymaktı. Annem çok üzüldü önce. Gül gibi mühendisliği bırakıyorsun filan diye. Allah’tan o sırada Erdal İnönü imdadıma yetişti. Şöyle bir tesadüfle: Erdal Bey doktorasından sonra Princeton’da doktora sonrası çalışmaları yapmıştı ve tanınan bir kimseydi, misafir profesör olarak gelmişti Princeton Üniversitesi’ne. Annemi ikna edemedim zaten ama babama ‘koskoca cumhurbaşkanının oğlu da böyle şeyler yapıyor, o kadar kötü bir şey değil herhalde’ deyince biraz yumuşadı ve izin verdi. Sonra Princeton’daki doktoramı iki buçuk senede bitirdim. 3 senenin altında diye o zaman havalar da yapardık şimdi tabi insan yaşlanınca o kadar büyük gelmiyor. Mustafa İnan’la Teknik Üniversite’de son senemde enteresan bir problem çözmüştüm. Sonra onu yayımlamak istedim. Editörler gönderilen her makaleyi hemen yayımlamıyorlar, önce araştırıyorlar. Sonunda anlaşıldı ki bir Rus soğuk harp sırasında çözmüş o problemi. Ben bağımsız çözdüm diye seviniyordum. Tabi üzülüyorsun ama sonra emeklerinle bağımsız bir iş yapmışsın gibi seviniyorsun. Kendim için değil de belki gençlere biz de yapabiliriz diye ilham verebilir.
Princeton Üniversitesi’nde 6 tane özel, şeref bursu vardı. Ben birini kazanmıştım demek ki Türkler de bir şeyler yapabiliyor. İlk gittiğim zaman korkuyordum. Şundan korkuyordum sınıf arkadaşlarıma bakıyordum o MIT’den gelmiş, o bilmem nerden gelmiş falan. Sınav öncesinde bir de bir hava basma vardı. Şimdi tabi daha doğallaştı gençler. Bizim kuşakta o güvensizlikten hava atmayı severdi gençler. Bir çocuk vardı, sürekli “filan teoreminin bilmem ne ispatını çalıştın mı sen? Bak bu çok önemli” filan derdi bana sürekli. Ama genellikle ondan daha iyi notlar alırdım. O zamanlar Türkler olarak kendimize güvenimiz yok denecek kadar azdı. Çünkü çok içine kapalı bir ülkeydik ve boyuna geri kalmış ülke geri kalmış ülke deniliyordu. Sonra daha kibarca versiyonu ‘gelişmekte olan ülke’ ye çevrildi. Bizim zamanımızda under devolopped aşağı under devolepped yukarı… Gururumuza da dokunuyordu. Bir taraftan da Türklük var, imparatorluklar kurmuşuz diye. Hatta bir arkadaşım vardı boyuna under devolepped aşağı under devolopped yukarı diyordu. Bak dedim, ben under developped bir ülkenin developped bir adamıyım; sen developped bir ülkenin under developped bir adamısın. Şimdi herhalde söyleyemem, gençken insanın gözü daha kara oluyor.
Princeton’a hayat gayet tatlı geçti. Babam çok korkardı, biraz tutuculuğu vardı, bir Amerikalı hanım bulur orda kalırsam diye. Annem bu konuda daha demokrattı. Ben bitirdikten sonra post doktora yapmam önemli diye düşünüyordum. Post doktorada doktora gibi kendinden üstle çalışıyorsun ama bir kere üzerinden sınav baskıları, zaman baskıları kalkmış bir şekilde çalışıyorsun. Daha serbest bir atmosferde daha çok inisiyatif alarak kendinin bitirebileceği çalışmalar yapabiliyorsun. Onun için post doktora bana çok faydalı oldu bütün kariyerimde de. Hem daha geniş bir alanı tanıma fırsatım oldu hem de o alanlarda bir sürü insan tanıma fırsatım oldu. Onu bitirdikten sonra Türkiye’ye geldim. O zaman TUBİTAK yeni açılıyordu. Araştırma atmosferi hoşuma gitmişti. Ben TUBİTAK’ta devam edeyim diye düşündüm. Fakat bir sene sonra TUBİTAK’ta kalmaktan hoşlanmadım. Çünkü insani ilişkileri özlüyorsun. Üniversite atmosferinde öğrenciler ve diğer meslektaşlarımla ilişkileri dengeli tutabilirsen çok daha tatmin edici bir hayat yaşarım diye düşündüm. Tabi herkese göre değişir bu. Benim hoşuma gidiyordu böyle insanlarla ilişki içinde olmak. Bir de Türkiye’de hepimizde bir miktar vardır vatana millete bir şeyler yapalım arzusu hep oluyordu. O zaman daha da az insan vardı tabi böyle iyi yerlerde doktora yapmış, Türkiye’ye gelmiş. Bir şeyler de vereyim arzusu vardı. Onun için üniversite daha iyi olabilir diye düşündüm. O sırada bir doktora dersi açmıştım zaten TUBİTAK’ta olduğum zaman. Çeşitli üniversitelerden insanlar geliyordu. O dersime gelen hoş da bir hanım vardı. Bir kere geldi bir daha da görülmedi. Ya bu kim filan derken gördük, görüştük zamanla ve sonra da evlendik. TUBİTAK o zaman Gebze’de değildi. Teknik üniversitenin Taşkışla’daki binasında 3-4 oda vermişlerdi. Biz diğer üniversitelilerle birlikte orda çalışıyorduk.
İşte bu doktora dersleri sırasında tanıştığım aşağı yukarı ben yaşlarda olan bir arkadaşım dedi ki ya bak Boğaziçi yeni millileşti, büyümeye de çalışıyor, senin gibi adamlara ihtiyaç da var. Gel dedi seni bir dekanla tanıştırayım. O beni götürdü. Vedat Yerlici diye bir mühendislik dekanı vardı. Ben de tereddüt ediyordum mühendislikte mi devam edeyim, temel bilimlerde mi diye. “Şimdi mühendislikte de sana yer olabilir ama Türkiye’nin yetişmiş mühendisi çok var. Fakat temel bilimlerde çok az insan var. Sen oraya girsen orda daha etkili olabilirsin” dedi. Benim de aklıma yattı. Zaten TUBİTAK’ta da bu alanda çalışmıştım.
Bir an evvel askere gideyim istiyordum. Babamın da hiç öyle torpille işi olmazdı. Tanıdığı bir bakan vardı ona bir sorayım hiç yapmadım böyle bir şey falan dedi. Genellikle millet askeri ertelemek için torpil arar. Biz aman bir an evvel gideyim diye torpil aradık. Bakan da şaşırmış. Fakat bir şey de yapamadı. Çünkü o sırada yasa değişmişti. O zaman lise mezunları da eğitilmiş insan az olduğu için yedek subay olarak gidiyordu. Fakat birden bire tabi Türkiye’de eğitimli insan sayısı arttı. Ordunun da bu kadar yedek subaya ihtiyacı yoktu. Müthiş bir birikim olmuştu. Bir kısmı lise mezunlarından bir kısmı üniversite mezunlarından. Onun için gidemedim ben. 71’de Türkiye’ye geldim ama tâ 75 senesinde gidebildim. O arada bir yasa çıktı. 4 ayrı kısa devre çıktı. O zaman hepimizi apar topar aldılar. Ben genelde şikayet etmem. Askerde çok şikayet edenler vardı. Ben gayet memnundum. Askere gitmeden biraz sigara migara da içmeye başlamıştım Amerika’da. Bir ara Türkiye’de de içer gibi oldum. Askere gidince sigarayı bıraktım. Fiziki olarak en fit olduğum dönemdi. Onun için ben şikâyet etmiyordum. Sonra askerlik bitti. Tekrar akademik hayat başladı.
Post doktor olarak çalışınca bir yerde proje artık senin projen oluyor, bütün ayrıntılara sen hâkim oluyorsun. Beni davet ettiler. Herhalde benim yerime gelen insan ya bazı şeyleri kavrayamadı yapamadı yahut da iki sene uğraşınca yeni başlayan birine göre daha ilerde oluyorsun. İşte davet ettiler, Amerika’ya gittik. O arada eski filan diye Princeton’u ziyaret etmiştim. Gel buraya dediler. Yok dedim biz Türkiye’de yaşacağız. Canım gel misafir olarak gel diye ısrar ettiler. Bir seneliğine Boğaziçi’nden izin aldım, Princeton’a gittim. İşte bir sene diye gittim, orda bir takım araştırma projelerini almamı istediler. Birden bire üç proje almış oldum. Bu projeleri tamamlamak zaman aldı tabi. Döndüğümde Koç Üniversitesi yeni açılıyordu. Türkiye’ye dönmek de istiyordum. Onun için Koç Üniversitesi’nde dekan olarak çalışmaya başladım. Sonra Seha Tiniç’in ayrılmasından sonra da rektör oldum. Bu sene rektörlüğü bırakıyorum ve emekliliğimde mühendisler için bir Calculus 203 kitabı yazmak istiyorum.
Teşekkür ederiz Attila Bey.
Ben teşekkür ederim, iyi çalışmalar…


























Atilla Hoca ile gurur duydum. İşte Türk insanı, aslında içinde bu cevherleri taşıyor ama gelişmekte olan ülke olma düşüncesinin verdiği güvensizlik, hep yolları tıkayan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Oysa gelişmekte olan bir ülkenin “gelişmiş” insanı olmak, gelişmiş bir ülkenin “az gelişmiş” insanı olmaktan daha gurur verici ve daha soyumuza yakışır bir durum. Üstelik çok çalışmakla ülkemizi de gelişmiş seviyelere çıkarmak elimizde. Yeterki kendimize güvenelim. Atilla hocam bence gençliğinde bu sözü arkadaşına söylemekle ve başarılarıyla en büyük dersi vermiş. Bir Türk genci olarak endisini tebrik etmemek mümkün değil…
atilla hoca’dan ders aldım. gerçekten inanılmaz birikimli bir hoca.