Editorial (280 Yazı)
Bir 'gençlik ve medya' markası olarak ONE ulusal ve uluslararası üne sahip isimlerin yanısıra iş dünyasından başarılı girişimci ve profesyonellerle yapılacak röportajlar ve benzersiz 'dergicilik' konseptleriyle büyümeye devam etmektedir.
Cem Şancı bir yazar. Sanal dünyayı en etkili kullanan yazarlardan biri olması bir yana Cem Şancı geleneksel anlamıyla da bir yazar. 9 kitabı olan ‘deneyimli’ bir yazar üstelik. Yalnızca yazarak yaşayabilenlerden. Enstrümanları farklı da olsa yaptığı her işi yazıya ilişkin olanlardan. Öncelikle bu yönüyle ayrışıyor yaptığı onca iş arasında yazarlık da yapıveren yarı-profesyonel yazarlardan. Diğer yandan tabularla fena halde derdi olan bir yazar Cem Şancı. Kitaplarında edebiyatın naifliğin ödün vermeden kırıyor putlaşmış ön yargıları, kabulleri, retleri. Özgün üslubuyla -ki bence üslupçu bir yazardır Cem Şancı- ve sarsıcı yaklaşımlarıyla pek de yapılmayanı yapıyor yazar. Sanal alemde ise Cem Şancı bir ‘author’. Daha hırçın, daha öfkeli, daha sansürsüz. Bilen bilir sözlükler aleminde ‘author’un nasıl bir fenomen olduğunu. İç cebinde bir ‘author’ taşıyan Cem Şancı ile söyleştik. Buyurun.
Röportaj: Ömer Üner
Katkıda bulunan: Yusuf Salman
Sözcüklerle müthiş bir ustalıkla oynuyorsunuz. Soyağacınızdan devşirdiğiniz yazarlık genleriniz var mı? Yoksa bütün bunları tek başınıza mı yaptınız?
Babam müzik ve resimle uğraşırdı ama edebiyat konusunda ailedeki tek örneğim. Tek başıma yaptığımı söylemekse, “yazmayı öğrenirken” bana destek veren okurlarıma büyük haksızlık olur, zira edebiyat yolculuğumu, yazın hayatımı finanse edenler, destek verenler hep okurlarım oldu. Onların hakkını yiyemem şimdi. Türkiye’de, 19 yaşında genç bir yazarın romanını kolay kolay hiçbir yayınevi basmaz. Altın Kitaplar ilk romanımı görüp, beğenip basmaya karar verdikten sonraysa artık okurlarımın desteği sayesinde yeni romanlarımı yazmak ve yayınlamak için fırsat buldum, çünkü biliyorsunuz, bir yayınevi size ancak bir kitaplık destek verir, kitabınız satmazsa, ilgi görmezse, beğenilmezse, bir daha kitaplarınızı basmak istemez. O yüzden 20-30 yaşlarım arasındaki o on senelik olgunlaşma dönemimde yedi romanım yayınlandı ve her romanla üslubumu, dilimi, yazım disiplinimimi, okurla etkileşimimi, yeni yeni hayatımıza giren bir fenomen olan internete “author” gibi kurgularımı aktarıp edebiyatı kağıt baskı kitapların dışında, dijital ortama taşıma denemelerimi destekleyen hep okurlarım oldu. Satın aldıkları her kitabımla “Biz seni seviyoruz, güveniyouz, medyanın maymunu olmayacağına, düzenin adamı olmayacağına, bizim için yazmaya devam edeceğine inanıyoruz, desteğimiz seninle” mesajı verdiler ve tek kuruş reklamı yapılmayan; medyayı, dergileri, gazeteleri, televizyonları saran şımarık, ucuz selenlerin hakkında tek satır yazmadığı, “duyurup ünlü yapmamak için” özellikle görmezden geldiği romanlarım on yıl boyunca sadece okurlarımın kulaktan kulağa sağladığı destekle defalarca basıldı, satıldı ve sadık okurların medyadan daha büyük bir güç olduğunu kanıtladı.
· Her iyi yazar ve sanatçı aslında biraz sorunludurlar. Doğurgan bir ruhun doğum sancılarından olsa gerek bir parça anormaldirler. Siz de çok bizden biri gibi durmuyorsunuz. Nedir sizi kalabalıklardan ayrıştıran?
Kalablıkların bana onu yapamazsın, bunu yapamazsın diyerek bir sınır çizmeye çalışmasından, ama bunu isterken mantıklı bir sebep ileri sürememesinden kaynaklanıyor bu problem.
Yani adam çıkıp, “argo” konuşamazsın diyor. Peki, tamam, sebebini söyle? cevap yok. Çünkü ayıp, çünkü günah. Çünkü öyle. diye cevaplar geliyor.
Ben kadere, dünyaya, aşka, hayal kırıklıklarına sayıp sövünce, küfürler savurunca, kimse ölüyor mu, yaralanıyor mu, aç veya sakat kalıyor mu, canı acıyor mu? Duygularımı argonun yoğunlaştırılmış ifadeleriyle, içimdeki baskıyla şiddetli bir biçimde ifade etmemi, “ama ayıp” diye yasaklamaya çalışıyorsa bir toplum, anormal olan onlardır.
Adam olsunlar, kafalarını çalıştırsınlar, zekanın, aklın, mantığın yolundan ayrılmasınlar kapım onlara sonuna kadar açık.Yoksa böyle hiçbir mantıklı açıklaması olmayan kurallarla, onu yapamazsın, bunu yapamazsın diye bana durmadan sınır koyan, yaratıcı insanları ezmeye, sindirmeye çalışan psikopat kalabalıkların keyiflerini bozmaya keyifle devam ederim.
Kendinize şunu sorun: Hayatı bir kere yaşıyorum, bunu gerizekalı kalabalıkları mutlu etmek için kendimi yırtarak mı yaşarım, yoksa keyfimce istediğim gibi mi yaşarım? Haliyle, varlığımdan rahatsız olan, beni anormal bulup, normalize etmek için kendine görev çıkaran olursa, bu sapıklar en büyük eğlencem haline gelir. Sonuç: Author.
· İnsan yazarak değişir mi? Yoksa yazdıkça bulunduğu yeri mi pekiştirir? Kitaplarınız ve internette yazdıklarınız sizi ne kadar değiştirdi?
Yazmak eylemi, elbette beraberinde araştırmayı, öğrenmeyi de getiriyor. Hiç bitmeyen, sürekli bir öğrencilik yaşıyorsunuz. Tüm insanlık için geçerli bir kural bu ama yazarlar için çok daha yoğun bir süreç. Belki bir bankacı mesleği ile ilgili bir kaç eğitimi geçip, deneyimi yaşadıktan sonra, artık bir “uzman” olarak kendini çok yormadan gelen giden parayı sayıp, kağıtları imzalayıp, kredi notlarını verip yaşamaya devam edebilir. Ama bir yazar, üstüne konuşacağı, hakkında yazacağı her konu için bitmek bilmez araştırmalar, incelemeler yapmak zorundadır. İki paragraf metin yazmak için iki hafta çalışır, öğrenir, sorar soruşturur, tartışır. İşte tüm bu sürecin, bir insanı değiştirmemesi mümkün mü? En basit örnek, çoğu insanın farklı bir inanç, farklı bir düşünce duyunca sinir krizi geçirmesidir. Farklılıklara dayanamaz, kabullenemez, onun doğrularından başka söylemlerin dile gelmesine katlanamaz. Lakin, yazarak yaşayan bir insan, o kadar çok farklılıkla karşılaşır ve tanışır ki, “diğer”lerinin varlığı onun için artık çok doğaldır.
Öte yandan, yazma eylemi sadece bir meslek olmak zorunda değildir. Yazarak düşünen, duygularını yazıya dökmeyi başarabilen insanlar kendilerini tanıma yolunda da önemil adımlar atar. Dolayısıyla, bu insanların arkadaşlarıkları, aşkları, tartışmaları, fikirleri de çok değerli olur. O yüzdendir ki, yazı yazmayı beceremeyen, cümle kuramayan, kendini yazarak ifade edemeyen kimse yoktur etrafımda. Ben zorlayıp, o insanı yanımda tutmaya çalışsam bile, doğamız birbirini iter, daha kendini ifade etmekten, anlamaktan, kelimelere dökmekten aciz bir insan, beni anlamayı hiç başaramaz ve aramızdaki diyaloğu, ilişkiyi çözümleyemeyiz, ona öğretilmiş ezberlere uymadığı için beraberliğimizden koşarak uzaklaşır. Dolayısıyla, yazım kabiliyeti, önemli bir seleksiyon aracıdır benim için.
· Sayısız roman karakterine hayat veren Cem Şancı aynı zamanda bir internet fenomeni. Kendi yarattığınız ve kendinize yakıştırdığınız bunca karakter arasında Cem Şancı’yı ıskaladığınız, çoklu kişilik dehlizlerinde kaybolduğunuz oluyor mu? Aslında sormak istediğim yazarların dünyası bir maskeli balo mu?
Elbette değil. Demin de söylediğim gibi, insanlar farklı görüşlere, farklı insanlara katlanamadığı için, bir yazarın, kurgusu içinde fakrlı farklı karakterler kaleme alabilmesini anlayamıyor ve kolay bir cevap buluyor kendine: “sen çok kişilikli bir ruh hastasısın!” Oysa, çok kişili hastalığı ağır bir fiziksel beyin problemidir. O personların her biri diğerinden farklı yaşar ve kişinin sosyal yaşamda var olmasını engeller, kim durmadan başka bir karaktere bürünen, tutarsız bir insanla yan yana yaşamak ister?
Benim farklı karakterler yaratmamın bu kadar göze batmasının nedeni, insanlarımızın henüz zihinlerinde oturtamadığı bir dijital çağın başlangıcını yaşıyor olmamız. İnternetin varlığı henüz sindirilemedi. Zaten toplumumuzda edebiyat diye bir şey yoktu. Edebiyat bizim toplumumuzda, siyasi baskılarla susturulmuş siyaset adamlarının, fikirlerini yaymak için kullandıkları bir sembolizm platformu olmuş. Bilimkurgusu, polisiyesi, aşkı, korkusu, best seller’ları olmayan bir edebiyat yapısı kimseye garip gelmiyor mu? Sovyetlerin ve ABD’nin birbiriyle savaştığı geçen yüzyılda soğuk savaş meydanı olmuş bir ülkede, kendilerini süper güçlere satmış şerefsiz politikicaların siyasi rakiplerini yok etmek için ellerindeki yasama gücüyle onu yasaklamasının, bunu yasaklamasının, şöyle konuşanı hapse atmasının, böyle konuşanı asmasının sonucunda, siyaset adamları düşüncelerini ifade edebilecek tek platform olarak kendilerine edebiyatı bulmuşlar ve sadece siyasi düşüncelerin sembolizmle, göndermelerle ifade edilmeye çalışıldı romanlar, öyküler, şiirler ortaya çıkmış ki, bunlara edebiyat değil, siyaset diyorum, çünkü ortada okuruna okuma keyfi yaşatmayı amaçlayan bir sanat eseri değil, siyasi rakiplerine oy kaybettirip, kendi görüşünü iktidara taşımaya çalışan bir siyasetçi çabası var ortada. Dolayısıyla, insanlarımız edebiyatçıların yazdıkları her kelimenin, her metnin, onların düşünceleri, inançları olduğuna inanmışlar ve kurgular yaratıp, farklı karakterler, farklı kahramanlar yazdığınızda, akılları almıyor. Siyasetçilerin eme eme, sömüre sömüre bitirdiği cücük beyinleri bu anlayışı kabullenemiyor, ezberlerinde, beynine yazılmış kodlarda “edebiyat sanatı” diye bir şey olmadığından, adam kurgu okuduğunda abandone oluyor, mavi ekran veriyor, aklı başından gidiyor, saçını başını yolarak, klavyenin üstüne çıkıp tuşların üzerinde zıplayarak sinir krizi geçiriyor.
Sonuç olarak, sözü çok uzatmadan sorunun cevabına geleyim, yazmak, farklı karakterler yaratmak hayal gücüyle ilişkili bir konudur. Ama çok özel, ağır travmalar yaşayan, zihinleri sülükler tarafından emilerek zombileştirilmiş ezber insanlar arasında hayat sürdüğümüz için, yazmak ve kurgular yaratmak, farklı karakterler kaleme almak aynı zamanda size “şahsi”, kişisel kin duyan sapık, manyak, şizofren kalabalıkların oluşmasına da sebep verdiğinden, bu ülkede yazı yazmak ister istemez meselenin kişiselleşmesine de neden oluyor ve bir süre sonra o sapık, aç, ağzı salyalı vahşi kalabalıklara karşı Cem Şancı’yı bırakıp, Author olarak yaşamak istiyorsunuz. Dolayısıyla Author gibi, evrensel mantığı, aklı, zekayı, aşkı, insancıllığı savunan bir karakter yaratmışsanız, ne kadar marjinal olursa olsun, bu pis kalabalıkların içinde, onun varlığı size herşeyden güzel geliyor ve kolayca author olabiliyorsunuz. Sözlükçüler de bu olay için bir tanım yapmışlardı zamanında: “Author’a hak verme eşiği” veya “Authorlaşıyorum muntazaman.”
· Kadınlara ilişkin özgün yaklaşımlarınız var. Nedir bu cins-i latif ile derdiniz sahi?
Aşk diye bize yutturdukları, bir kadının kendini kraliçe gibi hissetme egosuna hizmet etme düzenini saçma buluyorum sadece. Hayatımı, vajinasında mücevher olduğuna inandırılmış şizofren bir insanın kendine duygu hizmetçisi bulma hevesini tatmin etmek için harcayacak değilim. İnsan gibi, karşısındakini dinleyen, anlayan, mantığını kullanan, duygularını ifade edebilen gerçek kadınlara aşığım ben. Bu da bizim gerizekalı şımarık kızlarımızı şaşırtıyor. Onlara hayran olmayan, onlara aşık olmayan, onların peşinden koşup, kendini paralamayan bir erkek gördükleri için, “ay bu adam kadıııın düşmanıııııı yaaaa” diye yaygara yapmaya başlıyorlar.
· Her yeni yazarın kendi lansmanını kendi çapında yapabildiği bir sosyal medya fenomeni var artık. 9 kitap yayınlamış ‘deneyimli’ bir yazar olarak sizin aranız nasıl sosyal medya ile?
İnterneti, sosyal ağları, okurlarımın beni kolayca takip edip, gelişmelerden haberdar olması için kullanıyorum. Ayrıca, iki roman arasında aylarca vakit olur. Sizi seven, okumak isteyen okurlarınız aylarca beklemek istemeyebilir. Onlar için de her sabah işlerinin başına oturup, bilgisayarlarını açınca, okuyup keyif alacakları birkaç satır karalamak için kullanıyorum interneti.
· İnternet sayesinde hızla ve tuhaf bir şekilde sosyalleşiyoruz. Yoksa bizi kandırıyorlar mı? Farkında bile olmadan reel dünyanın dışına mı itiliyoruz?
Sadece iletişim olanaklarımız daha da zenginleşiyor. Bunun tadını çıkarıp, arkadaşlarımıza, dostlarımıza, sevdiklerimize daha yakın olmak için fırsatlar yaratamıyorsak, bu internetin değil, insanlardan uzak durmayı tercih eden bizim suçumuzdur. Örneğin Facebook aslında bir sosyal ajandadır. Orada kolayca organize olup, arkadaşlarınızın, sevdiklerinizin hayatları, yaşadıkları hakkında güncellemeler alıp, kalkıp buluşmaya gittiğinizde, daha keyifli bir sohbet yaşarsınız. Ama Facebook’u, sosyal hayatımızı zenginleştirmek için değil, birbirimize anlamsız küçük gif çiçekler göndermek için kullanıyoruz. Sorun o sitede veya internette değil, bizde. Yine zekasını, aklını, mantığını kullanmayan çiğ kalabalıklar olduğumuz ortaya çıkıyor.
· İnternet herşeyi içine çeken bir gayya kuyusu gibi. Bu yapay kimlik mahşeri içinde modern insan ruh sağlığını nasıl korumalı? Yoksa artık hepimize geçmiş mi olsun?
Onu doğru kullanmayı öğrenmeliyiz.
· Seveniniz de sevmeyiniz de çok. Hem reel hem de sanal dünyada kayıtsız kalınmayan bir yazarsınız. Cazibenizi neye borçlusunuz, marjinalliğinize mi?
Medyaya, kalabalıklara, baskılara boyun eğmeyip, sadece bana destek veren, beni okumaktan vazgeçmeyen güzel insanlarla etkileşip, kendim ve onlar için yazmaya…
· Son kitabınızdan söz eder misiniz biraz?
Bir Kadın Masal ister, onuncu romanım ve aslında yeni bir deneme. Bir aşk romanı olduğu için, aşktan ayrılmaz bir öğe olduğunu düşündüğüm müziği de barındıran bir roman. Roman için bestelenmiş bir şarkı ve öyküdeki karakterlerin dinlediği şarkılara kitap içinde linkler bulunuyor. Okuma keyfini, internetle birleştirip, müzikle zenginleştirmek üzere bir deneme… Çok fazla bilgi verip, okumak isteyeceklerin tadını kaçırmak istemiyorum ama merak edenler www.birkadinmasalister.com adresinden bilgi alabilirler.
· Yıllarca sanal platformlarda yazmanız üslubunuzu etkiledi mi?
Okurun tepkisi çok hızlı ve ani olduğu için, kurgu yeteneğimi, yazma disiplinimi geliştirdiğini söyleyebilirim.
· Kitaplarınızın isimleri kişisel gelişim kitaplarını andırıyor. Bunu özellikle mi tercih ettiniz?
Genç yaşlarımda, yirmilerimde, ilk romanlarımı yazdığım sırada, Türkiye’de best seller kitaplar, kişisel gelişim kitaplarıydı. O dönem, romanlarıma isim verirken, hem isimlerin içinde mizah barınmasını istiyordum, hem de bu kişisel gelişim kitaplarına gönderme yapan, alaycı isimler seçmeye çalışıyordum. Dolayısıyla ilk üç romanımda bu tepki çok yoğundur. Özellikle ilk üç romanımı okumayıp sadece ismini duyanlar, onları kişisel gelişim kitabı sanır.
· Cem Şancı olarak söyleyemediklerinizi rahatça söyleyebilmeniz için mi var ‘author’?
Author, Ekşi Sözlük’ün kötü tasarımının bir sonucu olarak, başka hesaplar açıp, başka sanal karakterler yaratamamanın sonucunda ortaya çıkan bir “isim”. Cem Şancı olarak, yazdığım romanlarda Author’inkinden çok daha ağır bir dil kullandığım, kendi imzamla yayınladığım makalelerde, röportajlarımda daha ağır açıklamalarım oldu. Author, insanların çok kolayca ulaşıp, tepki verebildiği bir karakter olduğu için, yaşadığı “tartışma”lar yüzünden bu kadar ilgi çekip, sivrildi. Karşınızda size küfürler savurup, kendini yırtan çiğ, linçci kalabalıklar varken, “arkadaşlar lütfen küfretmeyelim, saygılı olalım,” diye tartışamazsanız. O pis kalabalıklara daha baskın bir güçle ezerek durdurmak, sizi dinlemelerini sağlamak zorundasınızdır. İşte Author da, tüm o interneti sarmış pis, ciğersiz, cahil, çiğ kalabalıkların toplamından daha ağır, daha pis, daha iğrenç bir adam olma potansiyeline sahip bir karakterdir. Benim söylemek istediğim bir şey olduğunda, bunu ifade edebilmek için Author’a muhtaç değilim, ne yazsam, yayınlamak için sırada bekleyen onca yayıncı, dergi, mecra var.
· Ekşi Sözlük kitlesel etki gücü olan her sanal yapı gibi internetin kontrol edilemez kaotik yapısından payına düşeni alıyor. Ama yine bu kaos sayesinde sağlam bir diyalektiğe ulaşabiliyor. Belki de bu sayede meşruiyyet kazanıyor. Sizce sözlüğün varlığı ‘meşru’ olmasının ötesinde bir ‘anlam’ kazanabildi mi? Yani iyi ki var mı sözlük?
Ne yazık ki var… Sözlükler, benim gözümde, linçci kalabalıkların toplandığı iğrenç mecralar. İnsanları linç etmek, yok etmek isteyen pis, omurgasız, kişisel olarak, tek başına, gerçek isimleriyle var olmaya cesareti olmayan korkak insanları kamufle eden mecralar. Geçen gün Haber Türk’te bir haber yayınlandı biliyorsunuz. Şekerbank’ın evli ve çocuklu, yaşını başını almış genel müdürü için, bankanın halkla ilişkiler müdüresi ile nişanlı yazmışlar. Genl müdür de Ekşi Sözlük’e iki kere uyarı göndermiş, bu yalan bir bilgidir, silin diye.. silinmemiş. Mahkeme açılmış. Mahkeme adamı haklı bulmuş, Ekşi Sözlük’e bu yorumu silin demiş. Sözlüğün avukatları, kararı temyize götürmüş. Temyiz mahkemesi de sözlüğü haksız bulup, bu yorumu silin demiş. Hala silinmemiş. Ve bankanın genel müdür şu anda siteye tazminat davası açıyor. Sözlüğün varlığını bana tanımlayan örnek budur. İnsanların hayatlarına iftiralarla zarar vermek. Linçci kalabıkları harekete geçirmek. Dolayısıyla sözlükeri sevmiyorum. Ama neden orada on sene boyucna yazdın diye sorular geliyor. Elbette yazarım, çünkü benim olmadığım bir mecrada hakkımda atıp tutularak, bana kadın düşmanı denilerek, on yıl boynca tüm iş ilişkilerim, sosyal yaşantım, özel ilişkilerim sabote edildi. Sözlükçü linç kalabalıklarıyla, ciğersiz üçkağıtçı tiplerle o kadar çok savaştım ki, sonunda bu iftiracı, linçci, pis kalabalıklarla başa çıkmanın, aralarına girip, keyiflerini kaçırıp, iktidarlarını sarsmak olduğunu fark ettim ve işte o pis kalabalıkların üzerinde bir Author yükseldi. Onlardan daha pis, onlardan daha baskın, onlardan daha adi, onlardan daha üçkağıtçı, acımasız, gerektiğinde saldrgan, gerektiğinde rakibini susturup yok eden bir karakter. Sözlükte adamın altında yazan yasalara uydurulduğu için hakkımı arama imkanım kısıtlanmış pis yalanlar, iftiralar, gerizekalı çocukca yorumlar yüzünden kaç milyon dolarlık imzalanmış dizi anlaşmalarımın, yayıncılarımla, beraber çalıştığım insanlarla aramdaki ilişkilerin bozulduğunu, sözlükteki yorumlardan korkup benden kaçan, uzaklaşan insanları şimdi saymaya kalksam, cilt cilt yeni kitaplar çıkar ortaya.
· Bir kişi ya da kuruma sövme hakkınız olsaydı, kim olurdu bu talihli?
Gelenekler, görenekler, töreler, ezberler, cehalet kurumu olurdu elbette.
· Sizi ilgiyle takip eden genç dimağlara ne öğütlemek istersiniz?
Hayatlarını yaşasınlar, hiçbir kurala, ezbere, baskıya kapılıp, yaşamlarından, keyiflerinden, meraklarından, ilgilerinden vazgeçmesinler.
· Tezgahınızda yeni bir roman, yeni bir çalışma var mı?
2010 için planladığım üç roman var. Biri duygusal bir gerilim, biri mizahi bir macera. Sonucusu ise internetten bedava yayınlayarak dijital kitap alışkanlığına katkıda bulunmak istediğim bir siyasi komplo, macera romanı.









SÜper:)
authorun daha genç olduğunu sanıyordum:)
Cem Şancı büyüksün iyi ki varsın
güzel röportaj
bu ne biçim kompleksli bir ruhtur.hem kendini don kişot gibi konumlandır.linçci kalabalıklar la kavga etmek için girdim de-sanki ülkede kavga verilebilecek tek konu bu,tek mecra internet ekşisözlükmüş gibi-hem yazdığın vasat ama irrite edici sözlük yorumlarının tepki-ilgi çektiği için sevin hem de en sonunda “ya anlaşmamı bozdular,mamamı aldılar,saçımı çektiler”diye ağla.kardeşim bu kadar “ulvi” bi mücadele için aralarına girdiğin”linçci pislik sürüsü”nün sana zarar verebileceği hiç aklına gelmedi mi.bence hiç ağlama ve bir kez dürüst ol çünkü hala ekmeğini yiyosun.
ama seni bi kadın çok fena ühüehüeühüeü
OHA ÇOK SAĞLAM YANITLAR. SORULAR DA FENA DEĞİLLL
BİR KEZBAN OLARAK BAYILDIM DİYEBİLİRİM:D
süper röp olmuş. son kitabını okumadım henüz lk fırsatta okuyacağm
cem şancı yapmış yine cem şancı’lığını. sevdim. güzel sorular. güzel yanıtlar.