Yönetmen Gökhan Yorgancıgil
Yönetmen Gökhan Yorgancıgil ile bağımsız sinema ve son filmi Sıfır Dediğimde üzerine konuştuk.
Roportaj: Abdurrahim Ünlü
Deşifre: Esra Tice
Bağımsız sinema kavramıyla başlayalım isterseniz. Sizce bağımsız sinema nedir?
Bağımsız film demek, büyük bir yapım şirketine ya da dağıtım grubuna dâhil olmadan sadece sinema motivasyonlarıyla yapılan film demek. Yani sinemacılar bağımsız film yaparlarken aslında gişeyi çok fazla düşünmezler. Yapımcıların motivasyonlarına çok fazla kapılmazlar daha çok sinema yapmayı hedeflerler. Bağımsız sinema bana göre sinema sanatının gelişimindeki en önemli kavramlardan bir tanesi çünkü sadece sinema yapma motivasyonuyla yapılan filmler aslında bağımsız filmler. Bağımsız sinemayı tanımlarken bu niyetleri göz önüne almak lazım.
Yapım tarafında da büyük sermaye gruplarına büyük yapım şirketlerine büyük dağıtım şirketlerine dağıtım ağlarına bağlı kalmadan siz bugün bir sinema filmi yapmak istersiniz. Prodüksiyon masraflarını karşılarsınız. Bir şekilde bulursunuz. Ve ben bir film yaptım diye ortaya çıkarsınız. Bu sizi tam anlamda bağımsız bir sinemacı haline getirir. Yani büyük sermaye gruplarının dağıtım gruplarının etkisi altında ve ya gişeye odaklı bir takım filmler yapmamak sinema sanatının gelişmesinin aslında en önemli yollarından bir tanesi. Düşünün her sinemacı eğer sadece gişe için film yapsaydı herhalde tahmin ediyorum sadece belli türde komediler belli türde melodramlar ortada sinema olarak dolaşırdı. Ya da aksiyon filmleri sadece sinema olarak yapılırdı. Oysa biz sadece aksiyon filmleri seyretmekten hoşlanmıyoruz. Seyirci olarak da biz bazı filmlerin bize entelektüel bir takım düşünceler fısıldamasını bazı filmlerin bizi başka dünyalara götürmesini istiyoruz aslında. Sinemanın çok sayıda fonksiyonu var. Sinemanın bu çok sayıdaki fonksiyonuna sadece ticari sinema hitap etmiyor. Dolayısıyla bağımsız sinemanın varlığı bence sinemanın varlığı adına çok çok önemli.
Peki bağımsız sinemayı yurtdışı bazında ele aldığımızda bize gözlemlerinizi aktarabilir misiniz?
Aslında bağımsız sinema kavramının doğuşu Amerika’da gerçekleşmiştir çünkü Avrupa’da zaten yönetmen sineması vardır. Zaten Avrupa Sineması yönetmen sineması olduğu için bir anlamda bağımsızdır. Çok kesin bilgilere sahip olmamakla birlikte Amerikan bağımsız sineması ilk örneklerini John Cassavetes ismindeki çok değerli yönetmenin verdiğini biliyorum. O da stüdyoların hegemonyasından kurtulup kendi istediği sinemayı yapmak isteyen bir oyuncu ve yönetmen olmasından kaynaklanıyor. Cassavetes’in ortaya koyduğu yapıtlar şu an hâlâ çok değerli. Bunun üzerine pek çoğu aktör olan ve artık hem sanatsal anlamda doygunluğa hem de parasal anlamda doygunluğa ulaşmış kimseler bağımsız sinemaya ciddi destek oldular. En başta gelenlerden birisi Robert Redford mesela. Bugün dünyanın en saygın film festivallerinden bir tanesi Robert Redford’un öncülüğüyle işte Salt Lake City’de Utah eyaletinde Sundance film festivali, mesela yine bir başkası çok tanıdığımız isimler Robert De Niro ve Danny DeVito’nun öncülüğünde New York kentinde Tribeca film festivali. Bunların hepsi kariyer anlamında sanat anlamında doygunluğa ulaşmış aktörlerin, büyük isimlerin bağımsız sinemacılara yeni yetişecek insanlara verdiği değerin kanıtı ve bağımsız sinemanın varlığının gelişmesi için yaptığı girişimler.
Bağımsız sinema Amerika’da karşılık buldu aslen. Amerikan sineması dediğimiz sinema deyince ticari sinema aklımıza geliyor bunun bile %15 ‘i şu anda bağımsız sinemalara gidiyor. Bu büyük bir başarı ve gittikçe gelişiyor. Hatta bunu şuradan gözlemleyebilirsiniz büyük stüdyoların hemen hepsinin bağımsız sinemaları dağıtım ağına alacak ayrı şirketleri vardır. Mesela Fox’un ayrı bir dağıtım şirketi vardır. Yine Universal’ın bağımsız filmleri dağıtım ağına sokan ayrı şirketleri vardır. Aynı şekilde Walt Disney’in var. Yani büyük sermaye grupları da ticari sinemanın hegemonyasının olduğu Amerika’da artık bağımsız sinemanın varlığını kabul ettiler. Hatta bunu bir iş kolu olarak gördüler ve bağımsız sinemacıları destekler mahiyette dağıtım şirketleri kurdular. Türkiye’nin henüz endüstrileşmede çok geri olduğunu düşünürsek bu konuda Türkiye’de de yavaş yavaş bağımsız sinemanın böyle şekilleneceğini düşünebiliriz.
Türkiye’de bağımsız sinema nerede duruyor sizce ?
Bu bence çok önemli bir soru. Türkiye’de de dijital teknolojilerin gelişmesi yani dijital kameraların gittikçe daha ucuzlaması, yaygınlaşması eskiden çok masraflı olan film yapma işini nispeten ucuzlattı. Yani bugün üç beş arkadaşın bir araya toplanarak makul düzeyde miktarlara eli yüzü düzgün bir film çekmek mümkün iyi bir senaryo bulduktan sonra mesela üç kafadar bir araya gelip “Biz bağımsız sinemacıyız” deyip iyi bir film çekebilir. Bu tabi teknolojinin gelişmesine bağlı olarak gelişti çünkü eskiden pelikül dediğimiz film malzemesine film çekilirdi sadece ve film malzemesinin post prodüksiyonu, işlenmesi oldukça masraflı ve zor bir süreçti. Dijital kameralar geliştikten sonra artık bunlar bir ev bilgisayarında bile kurgunun yapılabilecek bir hale geldiğini görüyoruz. Hem ucuzladı hem kolaylaştı. Bu şöyle bir gereklilik doğuruyor. Teknik anlamda aşmamız gereken sorunlar azaldı geriye sadece büyük başka bir sorun kaldı o da senaryo o da hikâyenin yapısı, filmin iskeleti eğer bunu da aşabiliyorsanız bağımsız sinemacı olarak sizin önünüz açıktır. Yolunuz da kimse başka bir engel çıkamaz parasızlık bahane değildir. Makul miktarlarda paralarla iyi oyuncularla bağımsız sinemacı olarak yolunuzda hızla ilerleyebilirsiniz demektir bu. Eğer bu şekilde özgün bir eser ortaya koyma kendi medeniyetini, kendi kültür kodlarını yorumlayabilen bir eser koyma idealleriyle yola çıkan bağımsız sinemacıların sayısı artarsa ümit ediyorum Türk Sineması da hızla ilerleyecek ve hep o özlediğimiz kimliğine kavuşacak
Sıfır Dediğimde’ye geçelim isterseniz. Bağımsız bir film olarak Sıfır Dediğimde projesi nasıl gelişti?
Sıfır Dediğimde de bu bağlamda düşünecek olursak eğer tam anlamıyla bir bağımsız film. Bundan yıllar önce benim bir arkadaşımın bana anlattığı bir hikâyeden, gerçek bir olaydan yola çıkarak ilk önce senaryoyu yazmaya başladık. Elimizde çok basit anlamıyla bir hikâye vardı. Bir hipnoz deneyimi sırasında değerli bir eşyasını kaybeden bir genç öğrenci vardı. Bu genç öğrencinin değerli eşyasını nerede ve ne şekilde kaybettiğini bulmak için psikiyatrist tarafından kontrollü bir hipnoz sürecine sokulması ve hipnoz süreci içinde yaşanan ilginç olaylar. Filmimizin danışmanlığını da yapmış olan Prof. Dr. Haluk Savaş, bana bu hikâyeyi daha henüz tıp öğrencisiyken -ben de öğrencilik yıllarındaydım o sırada- anlatmıştı ve benim de ilgimi çekmişti bu hikây. Çünkü hikâye hem gizemli hem mistik bir takım olayları mistik demeyelim de gizemli bir takım olayları içeriyor. Hem de modern bilimin, modern dünya algısı üzerine de bir takım şeyler söyleme fırsatı veriyordu bizlere. Hikâyeci olarak biz bu gerçek olayı alarak bir sinema filmi haline nasıl getirebiliriz? Onun mücadelesini bunun çabasını verdik bir grup genç sinemacı olarak. İlk önce dediğim gibi bir senaryo grubu kurduk. Bir tretman grubu kurduk. Yaklaşık bir sekiz ay on ay kadar süreyle treatman grubumuzla filmimizin hikâyesini geliştirmeye çalıştık.
Evet bir de o süreç var. Bu süreçte güçlü bir internet ve sosyal medya kullanımının olduğunu görüyoruz. Peki bu süreç nasıl gerçekleşti?
O da filmimizin aslında gelişim sürecindeki en ilgi çekici noktalardan bir tanesi. Tretman grubumuz benim çok sevdiğim arkadaşlarımdan oluşuyor. Hepimiz sinema delisiyiz. Hayatımızın büyük bir bölümünü film izlemekle geçiriyoruz. Bir hikâye yazmaya başladığımızda biz haftada bir ya da iki kere bir araya gelmeye başladık düzenli olarak. Fakat gördük ki zaman içinde bu fiziki anlamda bir araya gelmeler yeterli olmuyor. Biz haftada bir iki yine bir araya gelmeye devam ettik ama geri kalan yazışmalarımızı geri kalan paylaşımlarımızı internet üzerinden bir mail grubu kurduk. Birbirimize e-posta atarak benim aklıma bir fikir geldi ne dersiniz filan diye internet üzerinde kendi aramızda bir tartışma ortamı oluşturduk.
Sonrasında bu fikri biz niye insanlara açmıyoruz, niye başkalarına da açmıyoruz diye düşündük. Bu da şuradan ortaya çıktı şimdi bugün bir yapım şirketinin kapısını çalıp ben senaryo yazmak istiyorum, ben bir sinema projesi içinde yer almak istiyorum diyecek çok sayıda insan var. Fakat bu cesareti bulmak ve yahutta yapım şirketlerinin bu imkânları insanlara tanıması oldukça zor. Çünkü araya sosyal engeller giriyor. İşte siz bir takım sosyal fobileri aşıp yapım şirketinin kapısını çalamıyorsunuz. Biz internet üzerinde bütün katılımcılarımıza bu imkânı tanıdık. Katılımcı olan herkes filmimizin hikâyesinin çekirdeğini, sinopsisini web sitemizde okudu. Ve biz onlara şu soruyu sorduk: Siz bizim yerimizde olsaydınız bu hikâyeye nasıl devam ederdiniz? Ve bunun üzerine uzun kapsamlı tartışmalar yaşadık biz web sitesindeki katılımcılarla. Ben kendi adıma şunu çok açıkça söyleyebilirim. Bir film yapımcısı olarak filmimizin daha senaryo yazımı aşamasında hedef kitlemizle iletişim halinde olmanız kadar size avantaj sağlayacak bir şey olamaz. Yani düşünün ki daha ortada film yok ortada daha onun senaryosu yazılıyor. Ama hem seyircim hem de bu işi yapmaya hevesli gerçekten yetenekli insanlar işin içine dâhil olmaya çalışıyorlar. Herkes kendi emeğini kendi bakış açısını getiriyor. Hem kendimizi test etmemize yarıyor hem de yaratıcılık anlamında bize güç katıyor. Çünkü farklı zihinler, farklı hayal güçleri farklı katkılarda bulunabiliyorlar. Bu bizim zenginliğimiz oldu diye düşünüyorum. Yani Sıfır Dediğimde’nin öyküsü üzerine biz gerçekten çok verimli tartışmalar yaşadık web sitesinde.
Türkiye’de bir ilki başardınız o zaman.
Türkiye’de ilk olduğuna eminim ama dünyada da ilk olabiliriz. Fakat bunu test etmek için bütün dünyayı dolaşıp “acaba böyle bir şey oldu mu” falan diye bakmak lazım. Büyük ihtimalle dünyada da bunu ilk defa internet üzerinden paylaşıma açık bir sinema filmi projesi olarak biz yaptık.
Filme daha yakından baktığımızda hep bir karşılaştırma ve farklılıkların sentezlenmiş halleriyle karşılaşıyoruz: Doğu batı, eski yeni vs. bununla ilgili bizimle neler paylaşırsınız?
Güzel bir soru. Evet bizim filmimizin öyküsünde bir simetri genel anlamda var. Dediğiniz gibi eski ve yeni, doğu ve batı… Mesela burada eskiyi Türk masalları yeniyi hipnozla ilgili modern psikiyatrının biraz da sorunlarına değinen bir hikâye temsil ediyor. Doğuyu yine Türk masaları ve doğu gizemciliği batıyı modern psikiyatri yani doktor ve Aslı karakterinin yaşadığı macera temsil ediyor. Bizim hikâyemizin genel anlamda böyle bir simetrisi var. Bu simetri bize yine çok katmanlı bir hikâye anlatma imkânı veriyor yani şöyle
Böyle bir biçimi tercih etmenizin sebepleri neler?
Binbir gece masallarını hatırlarsınız. Mesela Şehrazat bir masal anlatmaya başlar. Masalın içinde bir masal daha anlatmaya başlanır. O masalın içinde bir masal daha. Daha sonra tekrar parantezleri kapaya kapaya en arka plandaki Şehrazat’ın anlattığı masala geri döneriz. Bizim filmimizde de buna benzer katmanlar var. Mesela hipnoz içinde hipnoz var rüya içinde hipnoz var hipnoz içinde rüya var. Yani biz öykü anlatım tekniği olarak aslında Binbir Gece Masallarındaki ya da Mevlana’nın ya da Sadi’nin veyahut Feridüddin Attar’ın bütün doğu edebiyatının en güzel örneklerini veren doğu yazarlarının tekniklerini kullanmaya çalıştık bir anlamda.
Türk sinemasının geleceği hakkındaki görüşleriniz alıp noktalayalım isterseniz?
Ümitliyim ancak hayal kırıklığı yaşadığım durumlar da yok değil. Çünkü Türkiye’de popüler kültürün 90’lardan sonra patlama yaşaması aslında taşların henüz daha yerine oturmaması gibi bir durum ortaya çıkardı. Taşlar çok kolay yerine oturmuyor. Popüler kültür patladı ve şu anda bu popüler sinema popüler müzik olarak karşımıza çıkıyor ama sektörün henüz temel bileşenleri, yapımcısı, senaristi, oyuncusu eğitim anlamında sektör anlamında iş ilişkileri anlamında yerli yerince dağılabilme kabiliyetinden yoksun olduğu için henüz taşlar yerine oturmuş değil. Mesela hatırlarsınız geçen senelerde endüstriyel sinemanın merkezi Hollywood’da bir senarist grevi yaşandı. Senaristler biz artık senaryo yazmıyoruz çünkü yapımcılar bizim haklarımızı yeteri kadar korumuyorlar dediler ve yani bir anlamda bütün dünyaya emeğin korunması adına bir destek ve gösterge oldular. Türkiye’de henüz bu tür şeylerden gayet uzağız. Bugün televizyon filmleri televizyon dizileri çalışanlar adına emek verenler adına maalesef oldukça zorlayıcı şartlar ortaya koyuyorlar henüz sektörün taşları yerine oturmadı. Bu da popüler kültürün çok hızlı gelişmesinden kaynaklanıyor. Henüz daha seyirci de yapımcılar da oyuncular da sinemanın bütün bileşenleri yani henüz kavramları yerli yerine oturtamadı. Bu işin karamsar tarafı.
Peki bardağın dolu tarafı?
Tam oraya işte geliyordum ben de. Bununla birlikte dijital teknolojilerin gelişmesi maliyetlerin biraz daha aşağılara çekilmiş olması çok sayıda filmin oraya çıkması anlamına geliyor. Çekilen yeni film sayısı arttıkça ümit ediyorum ve tahmin ediyorum sektöründe taşları yerine oturacak. Bir ticari sinema her zaman olacak -olmasın diye de bir şey demiyorum zaten- ama bununla birlikte bağımsız sinema da her zaman olacak ve sanatla beslenen bir bağımsız sinema, ticari yönleri olan bir ticari sinema, ikisi bir birini destekleyerek Türk sinemasını oluşturacaklar. Bu işin ümitli olmamız gereken kısmı. Ümit ediyorum böyle gerçekleşecek. Ben bir de ülkemiz sinemacılarının şöyle bir sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Özgün eserler ortaya koyma çabası içinde olmamız gerekiyor. Yani bu film bir Türk filmi olmalı. Çünkü bugün dünyada herkesin “evet İran Sineması diye bir fenomen var biz bunu biliyoruz” dediği bir İran Sineması var. Niye bütün dünya tarafından bilinen Kore Sineması var Japon Sineması var ama Türk Sineması yok diye düşünebiliriz.
Bu güzel sohbet için teşekkürler. Sosyal medyayı etkili bir biçimde kullanmış biri olarak kişisel blogunuzu bizimle paylaşırsanız seviniriz.
Rica ederim. Evet mahkum.net‘te yapılan şeye benzer bir çalışmayı www.gokhanyorgancigil.com da devam ettirmek istiyorum.
Roportaj: Abdurrahim Ünlü
Deşifre: Esra Tice


























her şekilde muhteşem..
Yazılanlara bir şey söylemek haddim değil. Ben ikinci fotoğrafı çok beğendiğimi söylemek istiyorum:)
Great photos, Gokhan! I wish I could read the text. Have a great 2010!