Simin
Ekrem karısına ilaç almak için eczaneye girdiğinde gözlerine inanamadı. Arkaya taranmış saçlarına düşen keder birdenbire ışıldayıverdi. Kalbi hızla çarpıyordu. Bunca yıldan sonra nihayet… Önce heyecan dalgasını yatıştırmaya çalıştı. Dalgalar biraz sakinleşmişti ki, ne yapsam diye bir an düşündü ve kadına yöneldi. “Afedersiniz… Siz Simin’in kardeşi Sevim misiniz? Kadın şaşırmadı, aynadan onun kendisine uzun uzun baktığını görmüştü. “Hayır, ben Sevim değilim, kız kardeşim de yok.” “Pardon, nerelisiniz?” “İzmir’liyim.” “Sevim İstanbul’luydu zaten. Hanımefendi, çok özür dilerim, ama yıllardır görmediğim bir arkadaşımın kardeşine o kadar benziyorsunuz ki… İnanılacak gibi değil… Neyse, size iyi günler dilerim efendim.” “Teşekkür ederim.” Ekrem, konuşma biter bitmez dışarı atıverdi kendini. Birkaç dakika içinde ne günlere dönmüş, nasıl değişivermişti. Bir an Simin’i yüreğinin ta derinlerinde hissetti ve onun nerelerde olduğunu bilmeyi o kadar çok istedi ki… Bu duyguyla başa çıkmak için geriye bakmadan hızlı, daha hızlı yürümeye başladı. Neredeyse koşuyordu. Rüzgar bedenine değil benliğine çarpıyordu. Bir an batan güneşi okşamak istedi. Yıllar önce aşkı kucaklasaydı aşk bugün savrulur muydu dokunmalar? Onunla yaşananlar unutulur muydu? Ne kadar zaman geçse de asla unutamıyordu. Peki, ne yapıyordu şimdi Simin? Artık bütün sorular cevapsızdı.
Simin o sırada kocası ve çocuklarına akşam yemeği hazırlıyordu. Yıllardır suskunluğunu omuzlarında taşıyordu, dudaklarında sahte bir gülümseme vardı. Sorumluluğunun bilincindeydi. Kısa zamanda üç kap yemeği masaya getirmeye çalışan bir robota benziyordu. Her zamanki gibi kocası sofrada sunulan yemekler için “Eline sağlık” veya “Teşekkürler” demeyecekti tabii. Demesine de gerek yoktu; ama yirmi beş yıllık bir evlilikte bir kez olsun teşekkür edilmez mi? Kızı babası gibi duygulardan uzak, oğlu ise annesine daha yakındı. Bazen geçmişi düşünürdü Simin. Gözlerini hüzün kaplardı. Nasıl da kaybetmişti sevdiğini… Nasıl da büyük bir hata etmişti… Yaşamı paylaşmıyor, bir boşluğu doldurmaya çalışıyordu. İki bedenli yalnızlık… Kendisine hiç uygun olmayan bir seçim yaptığını kabul ediyordu zaten. Ailesinin uygun gördüğü bir kişiye ölünceye kadar birlikte olma sözü vermişti. Bazen kendisiyle alay eder “Acaba adımı ‘Simin’ yerine ‘Sadakat’ koysalardı daha mı uygun düşerdi?” diye sorardı.
Başka bir CD ve başka bir evdeyiz. Eşyalar, antika koltuklar, kadife perdeler, eskimiş halılar… Ne zamandır o zarif ellerle tozları alınmamış porselen biblolar… Hepsi hepsi onu anlatıyor, onu arıyordu. Simin’in fotoğrafı salonun başköşesinde onları izliyordu. Ne tatlı bir hanım, sanki sonsuza dek gülümseyecek gibi bir hali var. Bir köşede yalnız bir erkek gazetesini okuyor. Gözlerinde hüzün, yanındaki sehpanın üzerinde bir evlilik fotoğrafı var. Çekileli uzun bir süre olmuş belli. Simin ve kocası mutlu günlerinde…Simin her zaman oturduğu koltukta oturuyordu sanki. Bedenen bu evde yaşamasa da ruhu duvarlara sinmiş, hala saygı ve sevgiyle hatırlandığı hissediliyor. Bu evden ayrılalı uzun yıllar geçmesine rağmen, kocası yokluğuna alışamamış… Çocukları olmadığı için onu çocuğu gibi sevmiş, hiç kimseyi onun yerine koyamamış…
Üçüncü bir CD ve küçük bir apartman dairesi. Simin bir masada oturmuş anı defterine yazıyor. Yıllar birbirini kovalamış… O, hala geçmişindeki aşkı yücelterek yaşıyor. Gramafonda hep aynı plak… Derine inmiş yara… Yıllardır tuttuğu kaçıncı defter bu. Her gün o özel kişiye neler yaptığını anlatıyor. Bir gün o defterlerin onun eline geçeceğini varsayarak yazıyor. Onu hep bekliyor… Bir avuç umutla bekliyor… Bir gün karşılaşacaklarına inanıyor. Duygularına en saygı gösteren, onu en iyi anlayan minik köpeği cici. Tüm sevgisini ona veriyor. Kız kardeşi bile onu anlamıyor. Evlenmemesine, hala o erkeği düşünmesine zaman zaman kızıyor. Kendisini yüreğindeki hapishaneye mahkum ettiği için öfkeleniyor. “O senin adını bile hatırlamaz belki. Yaşamayı seçmiyorsun! Senin gibi mutluluğu hak eden biri bunu kendisine nasıl yapabilir?” dese de Simin sadece gülümsüyor onun söylediklerine. “Bu aşkı ölünceye kadar yaşatan benim, bu duygular bana ait,” deyip duruyor.
Ekrem’in Simin’i hangisi? Düdük çalınca kalp, masal kahramanlar gerçek olabilir mi?


























bakım ben simin im ve yaşıyorum. bu benim öyküm ben özgürlüğüme kavuştum . bir oğlum var . birinci öyküdeki ne benzer bir sekilde çok eski olan aşkıma da kavuştum. mutluyum.
Yaşadığınızı öğrendiğimde günüm aydınlandı. Annemi çok yakınlarımda hissettirdiğiniz için teşekkür ediyor, bayramınızı kutluyorum. En iyi dileklerimle…
kaleminize yureginize birkez daha saglik.bence simin de bu yaziyi okuyp size gokyuzundeki yerinden gulumsuyor…sevgiyle…
yazılarınızı filizi köşkte çalışan ersin murat aksoy adlı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okudum ve çok beyendim. bende genç bir yazar adayıyım.bunun için üstüme düşen herşeyi yapmaya çalışıyorum ve sizin gibi iyi yazarlarla tanışmak bana manevi kazanç sağlayacağını düşünüyorum.sizinle karşılıklı sohbet etme imkanını bana tanımanızı Rica ediyorum.uygun bir zamanınızda randevu vermeniz dileği ile…başarılı günler
NİLGÜN ÇELİK
“AH” yine içimden bir şeyler koptu dileğim ne güzel bir anlatım.”SİMİN”çok uzak bir yolculuğa çıktı.bu yolculuğu her canlı çıkacaktır. tanrım onun yattığı yeri nurlarla doldursun onu sevgi ve saygı ile anıyoruz..sana ve ailene sağlıklı günler diliyorum..
“Sadakat” bir giysi gibi. Tercih edip giyersen çıkartmak çok zor. Ne güzel anlatmışsınız.
Duygu dolu… Yüreğinize sağlık, Simin’e nurlar yağsın..
Bütün yazılarınız bir yana Simin başka bir yana…. içimi titretti. sevgiyle anıyoruz…
çok guzel her satiri dusunduren…diger yazdiklarinizdan farkli,sanki daha olgun, sanki daha yaşanmışlıklı.ama sizinde dediginiz gibi sevdiklerimiz hep bizimle…