Hayatla Derdi Olan Bir Aktör: Aydın Sigalı
Hayatla Derdi Olan Bir Aktör: Aydın Sigalı
Kocaeli Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın başarılı oyuncusu Aydın Sigalı oyunculuğu, sanatçı olmanın gereklerini ve tiyatro kariyerini One dergisi okurlarına anlattı. Televizyon ekranlarından da tanıdığımız sanatçı oyunculuk eğitiminin aksaklıklarını, idarecilik sanatçılık çelişkisini dile getirdiği keyifli söyleşide entelektüel birikimiyle bizleri kendine hayran bıraktı.
Sahne maceranız nasıl başladı?
1992 yılında İzmir’de belediye otobüsünde yolculuk ederken devlet tiyatrosunun kursiyer sınavı açacağına dair bir afiş gördüm, tiyatro aklımda hiç yokken kendimi bir anda otobüsten inmiş ve devlet tiyatrosuna girmiş buldum. Kayıt yaptırdım, nasıl sınav yapıldığını da bilmiyordum açıkçası. Ama sınava girdikten sonra, metin okuma, sahne üzerinde doğaçlama gibi aşamalardan sonra tiyatro maceram başladı. Yaratıya dayalı, kendimi özgür ifade edebileceğim, ayaklarının yere basmadığı bir meslek dalı olduğu için de çok keyifli bir kursiyerlik dönemi geçirdim. Bir anda kendimi sınava hazırlanırken buldum. Eskişehir Konservatuarı’nda girdiğim ilk sınavı kazandım. Ondan sonra çok yorucu olduğunu, beklediğim gibi olmadığını, aslında tiyatronun çok farklı ve özveri gerektiren bir iş olduğunu gördüm, ama pişman değilim.
‘Ay Işığında Şamata’ adlı oyunda oyunculuğun yanı sıra yönetmen sıfatıyla da izleyicinin karşısına çıktınız. Bu yeni görevden biraz bahsedebilir miyiz?
Gebze sahnesinin açılmasıyla gündeme gelen bir oyundu, ben daha evvel tiyatro okulunda oyunlar yönettim: Antigone, Ziyaret, İki Efendinin Uşağı gibi… Ancak ilk profesyonel deneyimim Ay Işığında Şamata oldu. Gebze sahnesi açılacaktı ve Gebze’nin belli bir kültür yapısı vardı. İlk başta ağır metinlerle tiyatroyla yeni tanışan bir seyirci kitlesine yaklaşmak doğru olmazdı. Biraz daha güncel, esprileri olan, seyircinin ilgisini devamlı ayakta tutabilecek bir oyun olarak Ay Işığında Şamata’da karar kıldık. Bir de geçen sene Kocaeli Şehir Tiyatrosu’nda yaptığımız bir sınavla 18 tane yeni oyuncu aldık. Bu oyun bizim için zorlu bir süreçti; çünkü ben ilk defa yönetmen olarak çalışıyordum, arkadaşları yeni tanıyorduk. Ancak ilk haftadan, üç hafta sonrasının biletleri satılmaya başlandı. Oldukça yoğun seyirci ilgisi vardı ve bu sezonu full kapattık, önümüzdeki sezonda da 1 Ekim’de prömiyer yapacağız tekrar. Seyircinin ilgisi de çok yüksek, keyifli bir iş oldu.
Yine Gebze sahnesinde mi devam edeceksiniz?
Hayır, Gebze olarak başlandı fakat Gebze’nin açılışı erkene alındı. Biz de 26 Mart’ta burası (Süleyman Demirel Kültür Merkezi) için hazırladık prömiyeri, dekor buraya göre gelişti, oyuncular buraya ısındı dolayısıyla burada oynayacağız. Gebze’ye de gideceğiz ama açılışımız burada olacak.
Sizi en çok zorlayan, şu ana kadar oynamak isteyip oynayamadığınız roller neler?
Oyuncu olarak her rolden keyif almalısınız, siz rolden keyif alınca seyirci o rolü inandırıcı buluyor. Oynamaktan en çok keyif aldığım roller: Sokağa Çıkma Yasağı’nda 302 karakteri, Bir Şehnaz Oyun’da Recep Efendi ve Azizname’deki bütün rollerim. En çok oynamak istediğim rol ise Kapıların Dışında adlı oyundaki Beckmann Çavuş rolü. Doğru ve yanlışı, dini, aşkı ve iktidarı tartışan tek kişinin ön planda olduğu zor bir rol. Herkes için Hamlet neyse benim için şu an Beckmann çavuş rolü o.
BENİM TEK DERDİM OYUNCULUK
Şehir Tiyatrolarında yönetmenlik ve sanatçı temsilciliği gibi sahne arkası deneyimleriniz de oldu. Kendinizi hangisiyle bütün görüyorsunuz?
Yöneticilik biriminde de görev aldım. Ama bu tabi ki gelip geçici bir süreç, 2 sene sonra yeni bir seçimle o görev el değiştirir. Benim asıl işim oyunculuk. İdarecilik değil, o son derece özveri isteyen, sanatın dışında bir alan. İnsanları idare edebilmek için biraz sanatçılıktan uzaklaşmak lazım; çünkü herkesin talepleri, istekleri farklıdır. İdareci tiyatronun dış dünyadaki yüzüdür, onun fikirleri insanlara ulaşır, o yüzden çok büyük sorumluluk ister. Benim tek derdim oyunculuk ama bundan 2 dönem önce ‘Genel Sanat Yönetmeni Yardımcılığı’ da yaptım.
Size göre tiyatroda ustalaşmak akademik bir eğitim sürecinden mi, yoksa usta çırak ilişkisinden mi geçiyor?
Her ikisi de var. Ben tiyatrocunun konservatuar düzeyinde eğitim alması gerektiğine inananlardanım. Kalite düşünce tiyatro tökezler. Hızlı tren faciasına benzetiyorum biraz, ray sistemi değişmeden tren değiştirilirse o araç kaza yapıyor; önce altyapısının yeterli olması lazım. Şu anda tiyatro camiası da böyle televizyon çok ön plana çıktı, para piyasaya hakim oldu bu nedenle tiyatronun içi boşaldı. Her iki eğitim de çok önemli ama bu sürecin doğru eğitim şartlarında oluşması gerekiyor.
DİZİ PİYASASI İNSANI HARCAMAKLA YÜKÜMLÜ
Bugünkü tiyatro eğitimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şu anda Türkiye’de 20’ye yakın tiyatro okulu oluştu. Bir şey çok olunca işin eğitim kalitesi zayıflıyor. Hâlbuki daha dar bir alanda gelişmek daha doğru, şu anda dersleri boş geçen 20 tane konservatuarda alınan eğitim yeterli olmuyor. Biz bunu yaptığımız sınavlarda görüyoruz. Okullar çok mezun veriyor. Bir okuldan her sene 200 oyuncu mezun oluyor, ama iş alanı yok. Örneğin, Kocaeli Şehir Tiyatrosu’na bu sene 18 oyuncu alındı ama 6 yıldır oyuncu alınmıyordu. Dışarıda çok yetenekli oyuncular var, onlar dizi sektörüne kayıyor. Oysa dizi piyasası insanı harcamakla yükümlü. Sadece dizilerde rol alan birçok oyuncu var ve bir sezon sonra o dizi tutmazsa gene boşluğu düşüyorlar. Bu yüzden eğitim kalitesinin artırılması ve daraltılması lazım. Shekaspeare Akademisi’ne her sene 3000 kişi başvuruyor, 3 kişi alıyorlar, sınavları ise 6 ay sürüyor. Ama oradan mezun olan Gerard Depardieu oluyor. Bizim konservatuarlarımızda sınav süresi 5 dakika, ‘a’ demeden insanlar sahneden eleniyor, o zaman da iyi oyuncu, doğru oyun çıkmıyor maalesef.
Sahneye aktarılacak metin sıkıntısı olduğu da söyleniyor. Bunun çözümü sizce ne olabilir?
Anadolu kültürü tarihler ötesi bir kültür, çok renkli bir alan eğer biz burada insanlara aktarabilecek, insanları eğitecek konu bulamıyorsak; hata bizde diye düşünüyorum. Çeşitli kurumların desteğiyle oyun yarışmaları yapılmalı. İçlerinden birkaçının sergilenmesi, tanıtılması lazım. Bu insanlar yazarlık okullarından mezun olur olmaz bir senaryo grubu oluşturup dizi yazdıkları ve bölüm başına haftada beş milyar almaya başladıkları için, oyun yazmaktan vazgeçip kolay para kazanmaya yöneliyor. Bir haftada 90 dakikalık bir bölüm yazılacak ve o bölüm çekilecek. Bizi tüketim toplumu haline dönüştürüyorlar.
Sizce sanatçılık nedir?
Hayatla bir sorunun, derdin vardır; onu sanatınla süsleyip seyirciye göstermeye çalışırsın. Niye yazar, yönetmen, oyuncu vardır? Yazarın hayatla bir derdi vardır, bir şey kafasına takılmıştır. O derdi kaleme alır. O derdi yönetmen neden seçer? Onun da hayatla bir derdi vardır, yönetmenle yazarın derdi aynı olursa, yönetmen o yazarın oyununu seçer. Benim derdimi anlatan metin o der ve alır. Neden sahneye koyar, nasıl roller dağıtılır? Oyuncuların da dertleri vardır; bu dertler tek bir çizgi olduğu zaman tiyatro, sinema oluşur. Öteki türlü basit eğlencelik işler olur. Unuttuğumuz şu; bizler insanları eğlendirmekten çok, eğitmek için iş yapıyoruz. İnsanlar gülerken de eğitilebilir.
Sizin de televizyon çalışmalarınız oldu, yeni projeleriniz var mı?
O konuda kendimi çok şanslı hissediyorum, Azizname’nin İstanbul turnesinde benim oyunculuğumu tiyatro sahnesinde izleyerek beğenen bir kişi bana bir dizi teklifinde bulundu ve kaliteli bir iş yaptık. Benim ajansım yok, kendimi hiç o toplantıların içinde bulmadım. Televizyon yaptığımız işin bir kolu, ama yapılacaksa doğru, düzenli yapılmalı. Sil Baştan maceramız Kanal D’de, Kasabanın İncisi TRT1’de, Fikrimin İnce Gülü Show tv’de yayınlandı. En son Bir Bulut Olsam’dan teklif aldım ancak şu an tiyatroyu daha fazla önemsiyorum. Ancak önümüzdeki sene televizyonda da yer almayı düşünüyorum.
One dergisi okurlarından tiyatroda kariyer hedefleyen gençlere önerileriniz nelerdir?
Çok çalışmaları lazım, çok okumalılar, çok istemeliler… 300 kişinin girdiği bir sınavda 10 kişiyi alıyorlar, diğer insanlardan farkları ne bulmaları lazım. Kendilerine güvenmeleri, bu mesleği neden yapmak istediklerini iyice masaya yatırmaları lazım. İlla televizyon dizilerinde boy göstermek istiyorlarsa okula hiç ihtiyaç yok, bir ajansa kaydolmak yetiyor günümüzde. Ancak tiyatro istiyorlarsa iyi dans etmeliler, iyi şarkı söylemeliler, kulaklarının iyi olması ve psikolojilerinin bozuk olmaması lazım. Çünkü babasını kaybetmiş bir kızı da, lotodan zengin olan bir adamı da oynayacaksın, bu duygu geçişlerini nasıl sağlayacaksın, dağılır giderler. Yani psikolojilerinin çok sağlam olması lazım. Mesela yıpranma payları vardır, Devlet ve Şehir Tiyatroları oyuncuları emekliliklerinde yıpranma payları alırlar, bunu alan 2 gruptan biri maden işçileri diğeri tiyatro oyuncularıdır. Diğer bir deyişle biz oyuncular bedenlerimizi tüketerek para kazanıyoruz, bu zorlukları göze alarak mesleklerini düşünmeliler.
Röportaj: Gizem Merve Kaboğlu & Ezgi Özdamar


























Yorum Sahası
Henüz yorum yok; ilk olmak ister misin ?
Görüş Bildir