Altın Portakal Ödüllü Yönetmen Özlem Akın
Özlem Akın 7. sanatın büyüsüne genç yaÅŸta kapılmış bir yönetmen. Stop motion yöntemiyle çektiÄŸi kısa filmi Gemeinschaft ile Altın Portakal dahil bir çok önemli ödül aldı. Yeni nesil sinemacılar içinde en çok dikkat çekenlerden biri olan Özlem Akın’le meslek yaÅŸamı üzerine söyleÅŸtik.
Röportaj: Ömer Üner
Gemeinschaft… Kafka’dan uyarladığınız olağanüstü bir kısa film. Altın Portakal’da taltif edildiniz. Kısa film kültürüyle yolu kesişen biri olarak müthiş kıskandığımı itiraf edeyim.
Oncelikle cok tesekkur ederim.
Ödüle uzanan süreçten söz eder misiniz.
Acikcasi bundan “odule uzanan surec” olarak bahsetmek halen biraz tuhaf geliyor zira ne festival dusuncesi vardi aklimda filmi yaparken ne de okul umrumdaydi -ki zaten de D ile mezun oldum. Tek onemli sey mumkun oldugunca iyi ve icime sinen bir is yapmakti amacim. Tabii ki icime sinmeyen kisimlar var halen ama insan kendine acimasiz olmaktan da vazgecemiyor.
Altın Portakal’da ödülü almak için sahneye çıktığınızda zihninizden, kalbinizden geçen ilk cümle… sözcük… duygu… anımsıyor musunuz?
Soyle ki, fena halde telasli oldugumu goren kisa film koordinatoru arkadas “ya bosver konusmayi filan, cikip tesekkur edeceksin o kadar, telaslanma” dediginde kendisini sanirim fazla ciddiye aldim. Hatta mikrofon uzatilmasini da epey saskinlikla karsiladim. Ama “tum kararlarimi, dogru veya yanlis olmalari bir yana sadece benim kararlarim oldugu icin desteklemis olan annem ve babama tesekkur ederim” tarzi bir cumleyi toparlamaya calisiyordum kafamda torenden birkac saat oncesine kadar. Halen de uzulurum dile getirememis oldugum icin bunu, vesile olmus olsun bu roportaj da.
Ulusal hatta uluslar arası prestiji olan bir ödül aldınız. Yaşamınızda bir şeyler değişmiş olmalı. Ödülden önce neydiniz? Ödülden sonra ne oldunuz?
Belki Turkiye’de kalsam bir seyler degisirdi ama acikcasi cok degisen bir sey olmadi hayatimda. Kendime guvenim desteklendi cokca, insanlar daha bir ciddiye alir oldular sanki. Ama bunlar odullerle ne kadar baglantili bilemiyorum tabi.
Kafka’yla bir gönül bağınız var mı?
Gonul bagi denir mi bilmiyorum aslinda. Hani hayranlik mertebesinde de gormuyorum kendimi. “bas karaktere mumkun oldugunca cok aci cektirmek” gibi bir ortak yonumuz var ama sanirim.
Film nasıl oluştu? Hangi süreçleri ikmal etmek zorunda kaldınız? Kimlerin katkısı var?
Filme, daha dogrusu seti kurmaya basladigimda ne yaptigima dair en ufak fikrim yoktu. Liseden, mimarlik okuyan bir arkadasimin tavsiyesiyle yapabildim materyal secimini. Tamamen bir deneme yanilma sureci oldu hem set hem cekim. Aslinda cogu seyin nasil yapildigini degil nasil yapilmadigini ogrendim desem daha dogru olur sanirim. Tum bu surecte genel anlamda tek basimaydim calisirken. O yuzden aslinda hem pek cok, hem de pek az kisinin katkisi var sanirim. Daha once de bahsettigim gibi, ailem hem fiziksel hem manevi hem de maddi (ki zaten produktorlugu de tattilar boylece) cok ama cok destek oldu. Ve tabii asil kahraman sanirim seneler once beni kafka’nin bu hikayesinden haberdar eden kuzenim sanirim. Tabii tez danismanim feride cicekoglu ve hocam oguz yenen’i de anmaliyim bu noktada. Ama dedigim gibi, hemen herkes elinden geldigince oyle veya boyle bir sekilde yardim etti, ben de Zaten tesekkur edebilecegim herkese tesekkur ettim filmde.
Kullandığınız tekniğin dünyada iyi örnekleri var mı?
Pek tabii ki. Ozellikle su anda egitim dolayisiyla bulundugum Cek Cumhuriyeti, kukla animasyon konusunda cok ozel bir yere sahip dunyada. Kisisel favorim ise halen Nightmare Before Christmas sanirim. Bir de Flatworld var tabii, her izleyisimde hayranlik duydugum.
Gemeinschaft ne anlatıyor tam olarak?
Bunu nasil cevaplayacagimi bilemiyorum aslinda. Konu cumlesi olarak “nedensiz aliskanliklarin inada donusmesi” diyorum hep. Benim icin asil mesele nedensizlik sanirim, ve tabii ki inat. Biliyorum pek aciklayici olamadim ama.. Bilemiyorum baska nasil aciklayabilecegimi, gercekten.
Tezgâhınızda yeni bir film…
Gecen sene ufak bir film daha cektim, yine ayni teknikle. Tam su anda da mezuniyet filmimin calismalarini surduruyorum. Biraz daha buyuk, biraz daha uzunca bir proje bu seferki. Bakalim, gorecegiz..
Öykü – roman ilişkisini ele alışta sık rastlanılan yanılgı kısa ve uzun metraj arasında da söz konusu. Öyküyü roman yazmanın ilk evresi olarak düşünen çok insan var. Aynı şekilde her kısa filmcinin de bir noktadan sonra uzun metraja ‘terfi’ etmesi beklenilir. Bu kısa filme bir haksızlık değil mi?
Bir yandan oyle, bir yandan da degil. Benim de tabii ki uzun metraj hayallerim var. Fakat konu kukla animasyonu olunca uzun metraj dendiginde, hazirlikti cekimdi filan, en az bir 3-4 yildan bahsediyoruz. O yuzden animasyondan bahsediyorsak eger, cok da haksizlik diyemem zira baska yolu yok. Gerci live-action icin de ayni seyi soyleyebilirim sanirim. Bana kalirsa, eli yuzu duzgun bir kisa film yapmak, sirf “uzun metraj yonetmenligi”ne terfi etmek icin cop bir uzun metraj cekmekten her zaman daha degerli.
Konu ve teknik yelpazeniz genişleyecek mi meslek yaşamınızın ilerleyen yıllarında? Büsbütün farklı tekniklerle çekilmiş film projelerinde de görecek miyiz sizi?
Bunu zaman gosterecek. Simdilik kuklalarim ve minyatur kasabalarimla oldukca mutluyum.
Sinemayı uzun soluklu bir uğraşı belki de bir yaşam biçimi olarak benimsediğiniz çok açık. Peki hep kameranın arkasında mı duracaksınız? Diğer tarafta daha ışıltılı bir dünya var.
Bahsettiginiz oyunculuksa eger, arkadaslarimin kisa filmlerinde bir iki deneyimim oldu ve oldukca keyifliydi. Ama busbutun bir dunya yaratip, ‘tanri’yi oynamak her zaman cok daha cekici. Isilti konusu cok muhim degil bu noktada.
Hollywood mu? Avrupa Sineması mı?
Ikisinin de kendine has tatlari var, makul bir kiyaslama yapamam. Ama kisisel favorim amerikan bagimsizlari.
Hayranlıkla takip ettiğiniz ustalar…
Cok… Artik yavas yavas bunamaya basladigina inandigim Tim Burton var mesela, yuz yasina gelse bile (ki epey de yaklasti) tarzindan odun vermeyen Jan Svankmajer var. Yeni yeni kesfettigim (kisisel ayibim) ve fena halde saygi duydugum Adam Elliot var. Ezelden beri kiskanclik, nefret, hayranlik gibi duygularla takip ettigim ve sonunda cozumu “varligina inanmiyorum” demekte buldugum Michel Gondry var. Senaryolarina zaten hep bayilageldigim ve sonunda yonetmenlige de soyunmus -ve shaane bir sekilde kotarmis- olan Charlie Kaufman var. Daha da var da var…
Hedefiniz… Yol haritanız…
Kroki simdilik kendileri, biraz da flu. Bakalim…
Fantastik bir hayaliniz…
Hmm.. Aslinda dusununce, hicbir hayalim o kadar da fantastik degil sanirim. Surekli fantastik seyler uretmekten kaynaklanan bir akil bulanikligi da olabilir tabii ama… Sanrim, hani su cizgi filmlerdeki her seyi kucultup buyutebilen aletlerden birine sahip olmak olabilir ama en fantastik hayalim. Tabii o da hali hazirda var olan masayi sandalyeyi filan kucultup, minyaturlerini yapmaya ugrasmadan dogrudan filmde kullanabilmek icin.

















Ömer Kurt; http://madebyozlemakin.blogspot.com/dan ulaşmanız mümkün..
kameraarkası.com ile kendisine ulaştığım ve kendisini takip ettiğim özlem hanımın bu röportajını okuduğumda şok oldum kaldım. hala orda burda kendisine ait çalışmaları arıyorum ama birtürkü bulamıyorum. yolun açık olsun özlem
Tebrik ediyorum, güzel çalışmalarının devamını diliyorum…
En az kuklaları kadar sevimli Özlem’in baÅŸarılarıyla gurur duyuyorum. Bu kadar zor bir iÅŸe olan sabrından dolayı ayrıca kutluyorum Özlem’i
Kısa filmini çok beğendim; hem de baş aktöre çektirilen acıya karşın çok beğendim:) İtilip kakıldığı, grup tarafından kabul görmediği halde vazgeçmeyen baş aktör çekip gitmektense kalıp mücadele etme hissi uyandırıyor insanda..
Çıplak ayakla Fransızca jazz söyleyen Tunus’lu çingenenin adı Aisa.
Özlem; bu haberle güne güzel başlamama neden olduğun için DE teşekkürler sana..