Yaprak Dökümü’nün Hüzünlü Güzeli Bennu Yıldırımlar
Yaprak Dökümü’nün Fikret’i güzel oyuncu Bennu Yıldırımlar’la Kuzguncuk’ta bir cafede yaşamı ve sanatı üzerine keyifli bir söyleşi yaptık.
Biraz sizden bahsedelim. Kimdir Bennu Yıldırımlar ve hangi yollardan geçerek bugünlere gelmiştir?
İnsan kendini nasıl anlatsın. Çok normal yollardan geçerek bugünlere gelmiştir. Gayet normal bir insandır. Okumak istediği bölümleri bitirmiş, ondan sonra istediği meslek üzerine çalışmalarını yapan bir insandır. Yani çok fazla hayat zorluklarıyla karşılaşmış biri değilim ben. Şanslı bir aileden geliyorum. Bana çok fazla engel olmadılar yapmak istediğim şeyler konusunda. O yüzden deneme imkânım oldu, sonra devam etme imkânım oldu. Öyle diyeyim ben.
Senaryoda yazılanları oynuyorsunuz elbette ama canlandırdığınız karakterlerin insanlarda daha kalıcı olması için kendinizden bir şeyler katıyor musunuz?
Mutlaka sizin yorumunuz vardır. Başka bir insan gelir aynı rolü başka bir şekilde oynar. O da kabul edilebilir. Sizin ele alışınız ve yönetmenle olan uyumunuzla ilintilidir ve tabii karşınızdaki oyuncularla olan etkileşiminiz de önemlidir. Bunlar belirler. Yani tek başınıza ben şunu bir yorumlayayım duygusuyla yapamazsınız işlerinizi. Tek kişilik bir oyun oynamıyorsanız eğer. Yaptığımız işler de kolektif işler ve birçok insanla birlikte çalışıyorsunuz. Bu etkileşimler önemli. Yaptığımız şeyi tabii ki kendimize göre biçimlendirmek kendi vücudumuza uydurmak gerek. Öyle ele alıyorum ben.
Son dönemde Türk edebiyatı orijinli diziler çok gündemde. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bunu iyi değerlendiriyorum. En azından insanlar böyle bir dizi var, böyle de bir kitap varmış deyip gidip kitap alabiliyorlar. Bizim toplum için önemli bu. O açıdan iyi gözle bakıyorum.
Tiyatro, sinema, televizyon… Hangisine kendinizi daha yakın hissediyorsunuz?
Hepsine aynı uzaklıktayım.
Peki, sizin kendinize örnek aldığınız bir oyuncu var mı?
Hayır, kimseyi örnek almıyorum. Öyle idolleştirme diye bir şey yok kafamda. Herkes kendi yolunu bulur. Tabii ki sevdiğiniz ve oyunculuğuna hayran olduğunuz insanlar vardır. Onlarla keşke aynı sahnelerde yer alsam duygunuz her zaman vardır. Zaten öyle insanları gördüğünüzde de iyi ki ben böyle bir mesleği yapıyorum duygusuna erişirsiniz. O da güzel bir şeydir. Çünkü bu kolektiftir dediğim gibi. Sadece kendinizden gelen iyiliklerle ve yeteneklerle bir yere gelemezsiniz, bir şeyi de kurtaramazsınız. Herkesin en iyi şekilde bir işin içinde var olması o işin daha iyi olmasını sağlar. Ben buna inanırım.
Oyuncu olmasaydınız…
Şimdi tabii böyle sorulduğu zaman aklıma oyunculuktan başka bir şey gelmiyor ama benim tarih merakım vardır, arkeoloji merakım vardır. Herhalde kötü de bir arkeolog olmazdım.
Peki, sizin geleceğe yönelik bir öngörünüz var mı? Mesela on yıl sonra kendinizi nerede görmek istersiniz?
Bilmem. Yine İstanbul’da olacağım herhaldeJYani öyle çok gereksiz büyük hayaller peşinde koşan bir insan değilim. Olduğu zaman da şansı kullanırsınız, elinizden geleni yaparsınız. Ama Oscar töreninde kırmızı halı üzerinde yürümek gibi ideallerim, öyle bir durumum yok. Olursa da çok da güzel yürürüm zatenJ
Kendinizi oyunculuk anlamında geliştirmek için neler yapıyorsunuz?
Özellikle oyunculuk alanında geliştirmek gibi bir sistemin içinde değilim şu an. Çünkü oradan oraya koşturduğumuz, bir şeyleri yetiştirmeye çalıştığım bir sistemin içindeyim. Bu açıdan bir tek şehir tiyatrosundaki oyunculuğumun devam etmesi benim açımdan iyi. Çünkü orası gerçekten bir antrenman yeri oluyor. Tiyatrodan kopmamaya özen gösteriyorum. Çok düzenli bir şekilde oyunlarda yer alıyorum. Bu benim için önemli.
Sizi bu sezon hangi oyunlarda görebileceğiz?
Geçen sezondan devam eden Anton Çehov’un Üç Kız Kardeş’i ve Jean Paul Sartre’ın Saygılı Yosma’sı olacak. Sanırım program içinde yeni bir oyun daha olacak ama şu an hangi oyun olduğunu bilmiyorum.
Sizce oyunculuk genetik mirasla geçen bir şey mi?
Sanmıyorum bizim ailede yok.
Peki, Bennu Yıldırımlar olmak için neler yapmak gerekiyor?
Onun da reçetesi olduğuna inanmıyorum ki. Bence ben tiyatrocu olmak istiyorum diyen çocuğunuza hayır demeyen bir aileye sahip olmanız gerekiyor öncelikle.
Oyunculuk özel bir yetenek mi yoksa eğitimini alan herkes oyunculuk yapabilir mi?
Bunun bir formülü olduğuna inanmıyorum ama akademik eğitim alınması gerektiğine inanıyorum. Yaşı geçen insanlar için, merakı olan insanlar için, içinde ukde kalan insanlar için de oyunculuk kursları olabilir. Hepsinin çok sağlıklı olduğunu sanmıyorum. Ama bilenlere danışarak gitmelerini tavsiye ederim. Sadece sistemini oturtmuş, bir şeylere varabilmiş yerlerden sanırım oyunculukla ilgili kendileriyle karşılaşmaları sağlanabilir. En azından ne olduğuna dair, ne olması gerektiğine dair… Bununla karşılaştığı zaman kendisini nasıl görüyor, kendisini yeterli mi görüyor, devam etme kararı mı var. Bunların hiçbiri insana eksiler kazandıracak bir durum değildir. En azından neyin ne olduğuna dair fikir geliştirebilir, bir şey izlerken daha farklı izleyebilir, iyi bir seyirci olmayı en azından getirebilir. Tiyatroyla ilgilenmenin kimseye kötü bir şey getirdiğini ben görmedim.
Peki, sizin mesleki koşuşturmalardan fırsat bulamadığınız, zaman bulamadığınız, içinizde ukde kalan bir şey var mı?
Kendime zaman ayırmayı isterim ama pek ayıramıyorum. Çünkü hepsi birlikte geliyor. Kendimle baş başa kalma zamanlarım az oluyor. Benim de ona ihtiyacım var.
Ufukta sizi heyecanlandıran bir film projesi var mı?
Bu yaz bir filmde çalıştım. Sanırım şubat ayında vizyona girecek. O açıdan heyecanlıyım.
Sizinle ilgili yapılan yorumlarda hüznü çok iyi taşıdığınız söyleniyor. Bu canlandırdığınız karakterlerle ilgili bir durum mu?
Sanırım karşılaştıkları şeylerde onu görüyorlar. Benimle birlikte yaşamadıkları için doğal olarak gösterdiğim kadarıyla tanıyorlar ama ben şamatacı bir insanımdır. Çok sakin ve durağan biri değilimdir. Onu gösterebileceğim bir şeyler olursa zamanla onu da görürler. Biraz gözlerdeki yoğunluktan dolayı öyle algılıyorlar ama bu da genetik bir durum. Biraz nemli bakıyoruz. Bizim gözlerimiz böyle onu değiştiremiyorsun.
Sizce oyunculara toplumsal misyonlar yüklenmeli mi?
O kadar ağır görevleri olduğunu sanmıyorum. Ancak yaptığımız işler, seçtiğimiz işlerde, gösterdiğimiz sabırla sanırım bir şeyleri belirler. Bir şeyi ele alışınızın mutlaka hayatı yorumlamada hayat felsefeniz mutlaka ufak tefek de olsa bir şeyler verir. Ve insanlar onlardan bir şeyler alırsa alır. Ama bu didaktik bir durum değildir. Bu bir yorum meselesidir. Sizi izleyen insanların da kafa yapısıyla ilgili olan şeylerdir. Kimi kafa yapısı başka şekilde algılar sizi kimi başka türlü. Siz bir şey yapmaya çalışırken o başka algılayabilir. Buna bir şey diyemezsiniz.
Sürekli aynı oyunu oynamak sıkıcı olmuyor mu?
Oyuna ve ekibinize bağlı bir şey bu. Eğer normal bir klasik eseri oynuyorsanız çok iyi geçindiğiniz, birbirlerini seven ve birbirlerinin oyunculuğuna destek veren bir kulisiniz varsa bunu oynarken sıkıntı çekmiyorsunuz. Mesela Yaprak Dökümü’nü şehir tiyatrosunda dört yıldan fazla oynadık. Hiç bir zaman da sıkılarak oynamadık. Ama tabii ki bir oyunu yirmi yıl oynamak gibi bir derdim yok.
Kendinizi rahat ve huzurlu hissettiğiniz birkaç mekân…
Kuzguncuk’ta rahat hissediyorum, Büyük Ada’da rahat hissediyorum. İstanbul’un bu bölgelerini seviyorum. Daha İstanbul görünüyor bana, daha bozulmamış görünüyor.
İstanbul’da sizin için önemli olan bir yer var mı?
En önemli yer: ben oraya da insanları kamerayla falan götürdüm. Biraz oflaya puflaya gittiler ama sonuçta çok memnun kaldılar. Büyük Ada’da Aya Yorgi Tepesi vardır. Orası İstanbul’da en sevdiğim yerdir. Çünkü bir açıdan baktığınızda İstanbul’u da görmezsiniz. Adalar adalar adalar görürsünüz. Hatta sis varsa daha da güzeldir o. Sanki olmadık bir yerde adaların içindeymiş duygusu benim çok hoşuma gider. Aya Yorgi Tepesi’ni çok severim.
Televizyonla aranız nasıl?
Çok büyük bir televizyon izleyicisi değilim. Kendi dizimi bile izleyemiyorum, çarşambaları oyunlarımız oluyor. İki tane oyunum olduğu zamanlar saat sekizde başlayan bir şeyi sekiz buçukta oyununuz varsa izleyemiyorsunuz doğal olarak. Gece geldiğimde Cnbc-e’deki o polisiyelere falan bakıp uyuya kaldığım çok olmuştur.
Nasıl bir ev hanımısınız?
Bilmem, idare ederim herhalde. Derli toplu olmayı seviyorum. Öyle korkunç her yerin tozunu alayım, yerleri sileyim duygusunda olan bir insan değilim. Tabii ki pislikten hoşlanmıyorum ama olabildiğince tertipli ve düzenlemeci bir insanım. Zor tabii bu koşuşturma içerisinde her şeyi bir arada yapabilmek. En iyi şekilde bunları halletmeye çalışıyorum. Ama kendi başımayken, yazın beş on günlük evde kalışlarda her şeyi elden geçirmeye çalışırım.
Bir kızınız var. Bu koşuşturma içinde ona nasıl vakit ayırıyorsunuz?
Şimdi tabii bu koşuşturmaya girdiğimizde vakit azalıyor ama azaldığı gibi de birlikte olduğunuz zamanları daha yoğun yaşamak zorundasınız. Yazın çok dip dibesiniz doğal olarak. İşte ödevleriydi şuydu buydu hep geleceği üzerine şeyler. Olabildiğince neşelendirmeye çalışıyorum. Gitmediği yerlere götürmeye çalışıyorum elimden geldiğince. Daha çok benimle geziyor yani.
Çocuğunuzu böyle bir dünyada yetiştirmek zor olmuyor mu?
Böyle bir dünyada değil de daha çok böyle bir ülkede gelecek korkusu yaşanılan bir ülkede yetiştirmek benim için de zor. Ama sonuçta doğal olarak evlisiniz, yapabileceğiniz en fazla şey bir tane çocuk işte. Onu da elinizden geldiğince en iyi şekilde yetiştirmeye çalışıyorsunuz.
Sizce kadınlar olması gereken yerde mi?
Hiçbir zaman olması gereken yerde olmadılar. Çünkü kadınlar hem dinsel açıdan hem toplumsal açıdan geri plana itilmeyi kabullenmiş durumdalar binlerce yıldır. O binlerce yıldan sonra da son yüz elli yıldır yaptığı ataklarla kadın hareketinin gelişmesiyle ancak yol alıyor. Hala insanlar kadın sürücülere taciz yapıyorsa sokaklarda, caddelerde başka bir önyargının getirdiği bir durum. Tek başınayken sanırım daha güçsüz görüyorlar. Ne kadar güçlüyseniz, diliniz de ne kadar kuvvetliyse o kadar çabuk sıyrılabiliyorsunuz. Zekâ konusunda biraz şaşakalabiliyorlar.
Peki, sesimizi duyurabilmemiz için neler yapmalıyız?
Susmamak gerekiyor. Yapılan şeyleri de o kadar sindirmemek gerekiyor. Toplumun yarısını oluşturuyorsa kadınlar ve kadın-erkek eşit olma konumundaysa, öyle olması normalse, hepimize öyle geliyorsa bu iş gerçekleşip ama herkese öyle gelmediği için kadınlar daha geri planda maalesef.
Dergi olarak her yıl insanlığın genelini ilgilendiren bir sorunu ele almaya karar verdik. Bu yılki temamız çevre. Siz bu bağlamda neler söylemek istersiniz?
Biz sanırım elimizde bulunan olanakları çok zengin ve bitmeyecekmiş gibi görerek algılıyoruz. Aslında gerçekten çok şanslı bir ülkede yaşıyoruz ama bunun nerelerine ne kadar varabiliyoruz? Küresel ısınma konusunda bütün kaynaklarımızın tükendiğinin farkında olmamız gerekiyor. Bunun artık kafaya vurarak öğretilmesi gerekiyor. Boşa hiçbir şeyin akıtılmaması kullanılmaması gerekiyor. Ben İstanbul’da beş altı sene sonra su olarak ne kullanacağımızı bilmiyorum.
Günümüzde çoğu genç istediği mesleği yapamıyor ki ben bunu eğitim sistemine bağlıyorum. Siz eğitim sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bence insanlarla çok küçük yaşlarından itibaren bireysel açıdan ilgilenilmesi gerektiğini düşünüyorum. Herkesin mimar, mühendis olamayacağı gibi herkes temizlikten anlayamayabilir. Herkesin yapabilecekleri vardır. Yapabilecekleri içinde en iyisini yapması gerekir. En iyi şartları kendisine bulması gerekir ama bu şartlardan yoksun bir şekilde yetiştiriliyor çocuklar. Temel eğitim problemimiz var. Okul aramak gibi bir şey yoktu bizim çocukluğumuzda. Şimdi en iyi şartlara sahip başka okulları araştırmak gibi garip bir durumla karşı karşıyayız. Çocuğu olanlar bilir. Eğitimde tek durum yok. Birçok durum var bunlar size seçenek halinde sunuluyor. Bu da hoş bir durum değil.
Televizyon bağımlılık yapan bir şey. Çocuğunuzu bundan nasıl uzak tutuyorsunuz?
Benim çocuğumun yaş grubu açısından çizgi film izliyorlar, çok seviyorlar. Ben dakika koyuyorum. Ben biraz daha despot davranıyorum bu konuda. Ben olduğum zaman ben de televizyon izlemiyorum. Böylece o makineyi açmıyoruz. Açtığımız zamanda da belirli dakikalar uygulamak zorunda kalıyorum. Sonsuz derecede televizyon izleyen insanın algısının geliştiğine inanmıyorum. Her şeyi tadında bırakmak gerekiyor.
Çok kitap okuyan bir toplum değiliz. Sizce bunun nedeni ne?
Çocuk anne babasından gördüğünü tekrarlar. Böyle bir ortamda yetişmediyse çok kitap okuyayım derdinde olmazlar. Kitap okumayı hayatın içine almadığınız zaman gerekli-gereksiz durumuyla karşılaşırsınız. Bakarsınız zaten çok da kitap okumayan insanlar bir yerlerde bu ülkede. O yüzden ne gereği var dersiniz.
Son olarak gençliğe vermek istediğiniz mesajlar var mı?
Ben mesaj verme kaygısında değilim ama kentlerinde ne var ne yok nerde hangi etkinlik var takip edilmesinin onlara faydalı olduğunu düşünüyorum. Olanakları ölçüsünde. Bazı şeyler tabii ekonomik ölçüde takip edilemeyebilir. Ama en azından kurum tiyatrolarını takip edebilirler. Tiyatro alışkanlığı olmayan insanın bile bir defa tiyatroya gitmesini isterim. Ellerinden geleni yapmalarını isterim. Hayatın içine girsinler. Kendilerini eve kapatmasınlar. Toplum içinde olma duygusunun da tadılması gerektiğini düşünüyorum.
Röportaj: Merve Karduz


























Yorum Sahası
Henüz yorum yok; ilk olmak ister misin ?
Görüş Bildir