Ünlü Reklamcı İlyas Başsoy
Komik ve Dehşetli Bir Masumiyeti Kaybediş Öyküsü
Kısaca kendinizi tanıtabilir misiniz? Kimdir İlyas Başsoy? Ya da nedir İlyas Başsoy? Siz hangisinizi uygun görürseniz.
“İlyas Başsoy kimdir” daha uygun bir soru. Ama kim olduğumu bilmiyorum.(gülüyoruz). Çok uzun zamandan beri kim olduğumu hatırlamıyorum yani. O yüzden de böyle bir kitap yazdım belki kendimi bulmama yardımcı olur diye.
Peki bulabildiniz mi?
Yok. U2’nun öyle bir şarkısı var ya “I still haven’t found what I’m looking for” diye. Kimse de bulmuş değil zaten. Hep böyle arıyoruz.
Sizin bir tv programında da söylemiş olduğunuz, benim de çok sevdiğim bir sözünüz var: “Yaşamak için tüket, tüketmek için yaşama” diye. Bunu bir reklamcının söylemesi sizce de ironik değil mi?
Doğru ironik. Zaten kitap da ironik. Benim söylediğim şeyler de ironik. Aslında, hayatımız ironi ile geçiyor. Sadece o ironinin farkına varmıyor bazı insanlar, kendilerini kaptırıyorlar. Ben, üniversite bittikten sonra birkaç arkadaşımı görmüştüm. Bankacı olmuşlardı. Ve “ Ben bankacıyım, bankacıyım” diyorlardı, hatta “ Ben Xbankcıyım” diye bankaları adıyla sahiplendiler. Ama sonra kriz oldu ve atıldılar işten. Sahip oldukları ve kendi varlıklarını bütünleştirdikleri kavram, onları kusuverdi. Bir süre sonra öğrendim ki, bir takım işler yapıyoruz, bir takım kıyafetler giyiyoruz, sabahleyin işe gidiyoruz o kıyafetleri giyip. Bazen üniforma oluyor, bazen kot pantolon. Ama hep bir savaş alanına çıkıyoruz. O savaş alanına çıktığımız kıyafetin hakkını vermeliyiz. İyi çalışmalıyız. Güzel işler yapmalıyız. Yoksa aç kalırız zaten, işten atarlar. Ayakta kalmak için bir sürü şey yapmalıyız ama; eve geldiğimizde de hala onu hissetmemeliyiz. O yüzden, bana o programdaki soru sorulduğunda kendim gibi yanıt verdim. Ama ertesi gün mesai saatlerinde bir reklam yaptım ve herkesi tüketmeye çağırdım. “Bu bizim işimizin gereği”. İşimi yaparken böyle diyorum.
Bir bakıma savaştaki asker gibi mi? Silahını astıktan sonra artık asker olmama gibi bir durum mu söz konusu yani?
Evet. Bir sürü benzetme kurulabilir. Sadece, belki doktor her zaman doktordur. Doktorluğuna her an ihtiyaç duyulabilir.
Mesela “Açılın ben doktorum” diyeni duydum ama “Açılın ben reklamcıyım” diyene henüz rastlamadım ben.
Reklama da öyle bir ihtiyaç olduğunda ya da reklam krizine giren birisi olduğunda söz konusu olabilir aslında.(gülüyoruz).Evet o söz bir ironiydi ama, ben hayatımı bile bir ironi olarak görüyorum.
Kitabınıza değinecek olursak, açıkçası bu zamana kadar okuduğum en iyi önsözdü. Kitabınızdan bahsedebilir misiniz? Kısaca nedir reklamcı? Neden “reklamcı kimdir” değildir de “reklamcı nedir”?
Gilles Deleuze diye ünlü bir felsefeci var. Şu anda, felsefedeki en önemli adamlardan biri. Onun söylediği bir söz var. Bu söz, Budizm’de de var, kaçış felsefelerinin çoğunda da var, ama Gilles Deleuze bunu muhteşem bir hale getirmiş. Şöyle der: “ Ben şuyum dediğin zaman, sana dinlerin ve ideolojilerin vaad ettiği bir yalana kapılıyorsun. Ben şuyum diye bir şey olamaz. Çünkü, sen diye bir durum olamaz.” Biz bir takım varlıklarız, zihinleriz ve bacağımız olduğunu, kafamız olduğunu filan düşünüyoruz. Bunların hepsi aslında bize verilen birer kod. Zaman akıp gidiyor, zaman akıp gittiğinde bir takım şeyler yapıyoruz. 3 yıl önce yaptığımız, şu an saçma geliyor. Şu an yaptığımız, daha sonra farklı geliyor. Yani zaman hızlı akan bir ırmaksa, bizler o ırmakta giden ve varolmaya çalışan şeyleriz. Bana uzaktan baktığında bir insan görüyorsun. Biraz daha yakın baktığında derimi görüyorsun. Daha yakın baktığında hücrelerimi görüyorsun. Daha yakın baktığında hücrelerin içindeki atomları görüyorsun. Daha da yakın bakarsan aslında dışarıdaki atomlardan hiç bir farkı olmayan bir takım enerji kümelerini görüyorsun. Biz, o enerji kümeleriyiz. Yani varolan enerji kümeleriyiz. Fiziksel olarak da öyleyiz. “Reklamcı Nedir” in adında başından beri varolan paradoks, aslında hayatla ilgili de bir paradoks. Ben reklamcılık işi yapıyorum. Reklamcılık işi yapan bir insanım.
İşte, Reklamcı Nedir’de de, her şeyi net gördüğüm 22-23 yaşındaki bir halim var. O zaman bir hayli net görüyorsun hayatı. Çok bellidir yani; şu şöyle kötü, bu böyle iyi, bu böyle yapılmaz şeklinde. Şu anda da konuştuğum 22-23 yaşındaki herkese reklamlar öyle şeyler vaad ediyor. Gelecekle, kavramlarla ilgili belirsizlik varken, “ben” ile ilgili çok net cümleler kuruluyor.” Ben şuyum, ben asla böyle olmayacağım, ben bunu yapmayacağım” şeklinde. Ama sonra görüyorsun ki hayat bambaşka…
O yüzden bu kitap “ Reklamcı Nedir” değil; Siyasetçi Nedir, Mühendis Nedir, Bankacı Nedir de olabilirdi. Beyaz Yakalı Çalışan Nedir de olabilirdi. İş hayatı, sana para vermek için seni başarı, performans, başarısızlık, işten atılma, ödüllendirilme, ayak kaydırma, borçlandırma filan gibi öyle bir alengirin içine sokuyor ki; sonunda tamamiyle kendini kaybediyorsun. Bu kitap da; kendini kaybetmenin, masumiyeti kaybetmenin öyküsü aslında. Reklamlarında da öyle sunuldu zaten: Komik ve dehşetli bir masumiyeti kaybediş öyküsü.
Kitapta ne reklamcılık ile ilgili birşey anlatmak istedim temel olarak, ne de 10 soruda reklamcı olma sanatını anlatmak istedim. Bunlarla ilgili bir sürü şey görülebiliyor bu arada kitabı okuyunca. Bir sürü sinyaller alınıyor, ama onların hepsi bir araç. Esas amaç; sizin şu an hiç hissetmediğiniz o 4. level, 5. level. Sizin için 3. levele geçmek, yani herşeyin Helvetica olduğu döneme geçmek mükemmel bir ütopya. Zaten daha üstü düşünmüyorsunuz yani. Bir reklam ajansında rahat rahat durabilmek, artık başarısı kanıtlanmış 3-4 bin lira maaş alan biri durumuna gelmek sizin zaten şu anki en büyük hayaliniz. Ama o hayalin arka tarafında, sonrasında gitgide daha çok karışıyor işler. O Helvetica döneminden sonra solucan dönemi var: Gill Sans. Sonra da Times New Roman var. Onda da Roma İmparatorluğu’na gidiş oluyor. Şu an bir Roma İmparatoru olarak konuşuyorum.(gülüyoruz)
Kitabınızda “hayat standartları insanlık standartları ile ters orantılıdır” diyorsunuz. Reklamcılık gerçekten böyle midir? Ya da ne derece genellenebilir sizce?
Onun devamında “her ikisinin de düşük olduğu durumlar gözlenmiştir, ama her ikisinin de yüksek olduğu durum gözlenemez” diyorum. Bu durum birçok yerde var “Komşun açken, tok yatma” gibi bir sürü söz var. Komşularımız aç ve komşularımızı aç bırakıyoruz. Dünyada bir sürü kirli şey oluyor. Sürekli, insanları aciz hissettirme projesi içinde maaş alıyoruz, para kazanıyoruz. Ben bunları bilmeyen avanak bir çocuk olmayı çok isterim. Yani bunların hiçbirini bilmeyip, keşke tatlı tatlı pizzamı yiyip bu hayata kaptırsam kendimi. Ama ne yazık ki; bunları anlayacak kadar kültür ve bilgim var. İşte o zaman şöyle düşünüyorsun: Hayat standartlarım yüksek, ama herhalde insanlık standartlarım düşük ki, bir sürü insanın hayat standartı düşükken ben birazdan yapacağım gibi bir yerlerde güzel güzel yemekler yiyebiliyorum. Bu ama şu demek değil; tam tersini idealize ederlerdi bize, “bütün yoksul insanlar çok gururludur” diye. Büyüdükçe anlıyorsun ki, bazı insanların hem insanlık standartları düşük, hem de hayat standartları düşük. Ama her ikisinin yüksek olduğu bir durum hiç görmedim.
Reklamcılıkta makro mu mikro mu düşünmek gerekir sizce? Örneğin bir buzdolabı için “şu kadar elektrik harcar, şöyle raf özelliklerine sahiptir ya da şu kadar hacme sahiptir” demek mi doğrudur; yoksa “hepsinden daha iyi soğutur” demek mi? Bir brief gelmediğinde tabi bu söylediğim durum.
Brief gelmeden iş yapılmaması gerek. Bizim herşeyimiz brief çünkü. Brief gelmeden yapılan iş karanlıkta koşmaya benzer. Karanlıkta koşarken de her zaman doğru yöne koşmuyor olabilirsin. Çünkü nereye koştuğunu bilmiyorsun. Belki de tamamiyle ters yöne koşuyorsundur. Ama brief geldiğini varsayarsak, bu sorunun yanıtı makro-mikro gibi bir ölçütten ziyade, “patron ne diyor”u düşünmektir. Herkesin bir patronu var. Junior’un patronu normal çalışan; normal çalışanın senior; seniorun kreatif direktör, kreatif direktörün patrondur. Patronun patronu da müşteridir. Herkes üstündeki insana nasıl kendini kabul ettireceğini düşünmeli buzdolabından önce. Her zaman buzdolabından önce satacağın birşey var,o da kendin. O yüzden öncelikle onu düşünmek daha iyi.
Sizin de geçmişinizde mizahi bir yönünüz var. Birçok reklamcıda da buna rastlayabiliyoruz. Mizah reklamcılık için kilit unsurdur diyebilir miyiz?
Mizah zaten parçalar arasında algı kırılması yaratmaktır. Yani bir takım şeyler arasında, metaforlar ve bağlantılar kurup onu kırmaya gülüyoruz biz. Aslına bakarsanız hepsinin bir matematiği var. Birinci olay oluyor, ikinci olay oluyor. Üçüncü olay da siz 1 ve 2 ye göre kafanızdan bir çizgi çiziyorsunuz. Ama, üçüncü olay bambaşka olunca buna gülüyorsunuz. Bir insan yürürken düşünce ona gülüyoruz gibi…
Aynısı aslında diğer mizahlarda da geçerli. O yüzden, mizah kavramlar arasında çarpışmalar ve bütünleştirmeler yaratmaya yaradığı için, mizahçının reklam dünyasında da işi kolay oluyor. Mizah dünyasındaki insanların çoğu reklam ajansında çalışır.
“Yüksek Volüm” kitabı nedir tam olarak? Başa bela olarak nitelendirmişssiniz. Bol küfürlü olarak nitelendirilmiş bazı yerlerde.
Küfür olayını, kitabı tam okumayan kişilerde ya da sözlüklerde görebilirsin. Esasında çok ahlaklı bir kitap yani. Küfürler hayatın içinde var zaten. Benim kendi kendime ettiğim küfürler değil, o hikayedeki kahramanların ettiği küfürler. Yüksek Volüm’ü yazdığımda daha kendimdeydim. 94 yılında yazmıştım, 97 de basılmıştı. 23 yaşında yazmıştım. Şimdi okurken bile bazen oradaki berraklığı veya netliği görebiliyorum. Mesela, rock şarkıcıları filan da öyledir. Yani 23 yaşında yazdığı şarkıyı, bir daha asla yazamaz. Çünkü artık, o kadar çok sorgulamalar girer ki. Sorgulamalar girince sanatta hassaslık gidiyor. Hep masumiyete, o sorgulamadığımız döneme öykünüyoruz. Hep o dönemi özlüyoruz. Yüksek Volüm’de benim imrenerek okuduğum bir kitap şu anda. Yeniden yazabilir miyim bilmiyorum öyle bir şey. Şu an volüm düştü çünkü.(gülüyoruz)
Peki, gerçekten akıllı ve iyi bir insan nasıl aptal ve kötü olur?
Umarım görmezsiniz, ama bir süre sonra siz de öyle olacaksınız. Gitgide aptallaşacaksınız ve gitgide kötü olacaksınız. Çünkü, okulda öğretmene karşı sorumluyken, iş hayatına girince birden bire herkese karşı sorumlu olacaksınız. Çünkü, her zaman çalışanlara verilen bir maaş var ve orayı hakeden insanlar var. Hep bir deneme süresi olan insanlar var, hep de bir ayağı çukurda olan insanlar var. Hep birileri birilerini itiyor, yani o odaya girmek için alttan insanları itiyorlar cebren ve hile ile. Üstteki insanlar da atılıyorlar. Ama oraya girer girmez, bu sefer seni de alttan birileri itmeye başlıyor. Yeniler geliyor çünkü. İşte, bütün bu hengamede savaşırken gitgide aptallaşıyorsun. Hayatla ilgili büyük, kavramsal şeyler düşünmeyi bırakıyorsun da, hep günlük şeyleri düşünmeye başlıyorsun. Yani “ şuna ne yapabilirim, bu bana şöyle bir laf etmişti, ben ona ne yapayım” filan diye. Ben çok aptallaştığımı hissediyorum yani. Tam kötü oldum mu bilmiyorum, ama ben kendime kötüleşmişim gibi gelmiyorum. Daha doğrusu, buna çok özen gösteriyorum. Ama muhtemelen kötüleşmişimdir de. Ama bunu ben değerlendiremiyorum. Kesin değerlendirdiğim, feci bir şekilde aptallaştığım. Kesinlikle 20 yaşındaki İlyas, 38 yaşındaki İlyas’tan çok daha zeki.
Reklamcı yalancı mıdır? Ya da reklamcının kötüsü yalancı çoban mıdır?
Yani bunlar böyle manşet laflar oluyor. Reklamcı yalancı mıdır lafı örneğin. Bu zaten kuru su gibi. Hani kuru su olmaz. Terslik zıtlık oyunları. Reklamcı zaten birşeyi abartan, öne çıkaran, bir şeyi bir şeyden daha değerli kılan kişidir ki varlığı ve tabiatı itibariyle bu, yalancılıktır. Yani bu benim söylediğim bir durum değil. 3 tane elma arasından, 1 tane elmaya daha iyi demek yalandır, eğer gerçekten daha iyi değilse. Ama o elmanın sahibi size para veriyorsa, benim elmam daha iyi diye; o zaman daha iyi demeye başlarız ve yalan söyleriz.
Yalancı çoban mıdır? E, bir gün ona kimse inanmıyorsa, o zaman yalancı çoban olur. Ama, insanlar inandığı sürece de mesele yok.
Ensesindeki kılıçtan bir reklamcı tam olarak ne zaman kurtulabilir? Ya da doğruculuk adına kelle koltukta dolaşmak sizce ne kadar doğrudur?
Hiç bir zaman kurtulamaz. Aslında en doğru olan kelle koltukta dolaşmaktır. Çünkü, öyle olmadığı zaman, herkesin hakkında yavşak dediği insan oluyorsun. Doğrulardan saparsan zaten sen olamazsın ve bunun faturasını çok daha ağır ödersin. O yüzden doğrucu olmak gerekiyor yani. Ne olursa olsun cemiyette bir kodumuz var bizim. O da isim. 5 harften veya 15 harften oluşan. O isme sahip olmak istiyorsan, mümkün olduğunca doğrular içerisinde davranmalısın. Ama doğru da aslında bir yandan çok kaypak bir durum. Yani herkes kendine doğrular yaratabilir. Elias Canetti’nin Körleşme’sini okursanız, kitabın bir yerinde kadın konuşmaya başlar. 50 sayfa boyunca kadın konuşur. Sonunda ilk söylediğinin tam tersini, aynı inançla söyler… Genellikle, kavgalardan sonra, sevgililerin ayrılıklarından sonra filan da bu tür şeyler olur. Doğruluk vicdanla çok ilintili bir şey. Yani vicdanın sana doğruyu söyler de; o vicdana kulaklarını tıkarsın çoğu zaman. Ve yine doğruymuş gibi hissedebilirsin kendini. Sonuçta; George Bush da, şu anda, emin ol, doğru bir şey yaptğını hissediyor.
Ya da Amerikalılar onun doğru bir iş yaptığını düşünüyor.
Ya da Amerikalıların bir kısmı onun doğru bir şey yaptığını düşünüyor. O yüzden doğru çok izafi bir sözcük. Ben kendi adıma, kendi doğrularımla davranmaya çalışmaya çalışıyorum.
Kitabınıza baktığımızda hem içerik olarak hem de dizayn olarak çok farklı bir kitap. Zaten bir reklamcının kendini farklılaştırabileceği alanlardan bir tanesi de yazdığı kitaptır. Peki, reklamcı adayları kendilerini nasıl farklılaştırmalılar sizce?
Ben kendi kendime baktığımda nasıl yaptığımı bilmiyorum. Bir sürü başka seçenek var aslında. İşte patronun yakını olmak vs… Normal şartlar altındaki yol şudur ama reklamcılıkta yükselmek için: Bazı şeyler var senin dışında gerçekleşen. Eğer St. Joseph’de okumadıysan, Robert Koleji bitirmediysen, senin dışında gerçekleşen olaylar olmadığını varsayarsak eğer, normal bir düzeyde olduğunu varsayarsak; çok kitap okumuş ve birazcık da zeki bir insansan, bir de cesursan, pısırık değilsen; oltaları attığında, bir süre sonra oltalara bir balık düşmeye başlayacaktır.
Bunu açıklarken ben bir “scanner teorisini” anlatıyorum. 10-15 sene önceki scannerlar, bir yüzeye diyelim ki 1000 tane nokta vuruşu yaparlardı ve resimler bulanık görünürdü, çok anlamazdık. Şimdi modern makinelerde 1 milyon vuruş oluyor ve resmi aynen görüyoruz. O yüzden sizin de yani ONE okuyucularının da mümkün olduğu kadar “noktalar” bulması, mümkün olduğu kadar deneyimler yaşaması, Gavuristan’a gitmesi, kurslara katılması, insanlarla konuşması ve bunların hepsinden daha kolayı kitap okuması gerekir. Aslında en kolayı o. Yani 6 ay İngiltere’de yaşayıp London Eye’ı görmek ya da orada bir Türk bulup Türkçe konuşarak geri gelmek de insana büyük bir şey katmıyor.
Bana hayatta en büyük değeri katan şey, okumaktır. Herkese onu öğüt veriyorum. Okumak, aptal bir insan olmamak, hep düşünmek.
Doğduğumuz andan beri bize binlerce yalan empoze ediyorlar. En azından o yalanları bilin. O yalanların acısını içinizde hissedin. Ondan sonra yürüyün. Yani yalanları bilmeyen bir adamın zaten reklamcı olmasına imkan yok. O yalanları doğru kabul eden bir insanı ben mesela işe almam. O yalanlara kanmış adamı yani. Çünkü kanmış bir insan nasıl birisini kandırabilir ki?
Nedir mesela bu yalanlar?
Aslında temel olarak her doğan bebek, bir başka bebekten hiçbir farkı olmayan ve bu dünyada eşit haklara ve fırsatlara sahip olan; din, dil, milliyet gibi kavramların tamamen dışında bir “bebek”tir. Ama biz o bebeğe deriz ki; “Sen şu dine mensupsun, şu milliyete üyesin ve bunun aksini söyleyenleri öldür” deriz. O bebek bir süre sonra büyür. Hızlı bir şekilde büyütürüz onu, eğitiriz, şarkılar ezberletiriz, marşlar ezberletiriz, sınavlarla, borçlarla aptallaştırırız. Yani hep, bize bir sürü yalanlar verilir ve biz o yalanları öylesine temel bilgi olarak kabul ederiz ki; hiç bir şekilde sorgulamayız onları. Bunları bilen bir insan, yani her doğan bebeğin bu dünyada eşit haklara ve fırsatlara sahip olduğu gerçeğini bilen bir kişi olgunlaşmış bir kişidir.
Sadece dinler, mezhepler değil; tuttuğu takım bile çocuğa doğuştan verilir. Mesela, şu takımlısın derler, o çocuk sonra o takım için gider, döner bıçağıyla adam öldürür. Onun o takımın taraftarı olması veya şu millete ya da şu dine mensup olması, komple devasa bir yalan kampanyası. Bu, söylenen lafların doğruluğu ile ilgisiz bir şey. Dünyada tek doğru olan şey vardır, o da bir bebeğin eşit fırsatlara ve haklara sahip olma durumudur. O da tek bir şeydir; sosyalizmdir. Dünyada sosyalizmden başka her şey yalandır. Ama bu, bize öyle bir empoze edilir ki, dünyadaki en yalan şeyin sosyalizm olduğunu, sosyalizmin “modası geçmiş” olduğunu düşünmek üzere kodlanmışızdır biz artık.
Bu da bir bakıma reklam değil mi yani? Reklam yoluyla olmuyor mu sizce?
Hayır değil, reklam değil. Bütün bebeklerin eşit fırsatlara ve haklara sahip olma durumu, pür gerçekliktir.
Hayır, bu reklam değil. Bunda hemfikirim; ama bize bunun böyle olmadığını anlatmaları reklam değil mi?
Evet, işte diyorum ya. Bizde çok reklamlar var böyle yapılan. Biz bunları bilelim, en azından bilmiş olalım. Bir yandan da arkadaşlarımızla bunları konuşalım ki, onlara belki bir şeyler kazandırırız. Bernard Shaw’un bir lafı var: “ Yirmili yaşlarda bunları hissetmeyen, kırklı yaşlarda hala bunları hissettiğini söyleyen insanlar aptaldır” diye. Yani yirmili yaşlarda bunları hissetmek gerek. Kırklı yaşlarda da içimize gömüp, bunların hepsini yalanlamak gerek. Ben şu an kendi yaşıma uygun olmayan şekilde davranıyorum yani.
Biraz kişisel bir soru ama şuna inanıyor musunuz: Bir logoda ya da reklamda görebileceğiniz “kırmızıyı kullandık, çünkü gücü vurgulamak istedik. Ya da sarıyı kullandık dinginliği, ferahlığı vurgulamak istedik” türü şeyler gerçekçi mi sizce; yoksa reklam ya da logo üretildikten sonra mı ortaya çıkıyor?
Bazen birazcık kulp uyduruluyor ama aslında bilimsel anlamıyla da gerçek bunlar. İşte, kırmızının iştah açtığı, siyahın zenginlik demek olduğu, mavinin serbestlik olduğu, kahverengide rahat konuştuğun filan. Bunların hepsi herkeste böyle midir bilmiyorum ama gerçektir. Örneğin tipografi, çok derin bir bilgi dalıdır sanat dalından öte. O yüzden art direktörler bence çok önemli reklamcılardır. İyi bir grafik tasarımcı, reklam, propaganda ve güzellik tasavvurları kurmada reklam yazarlarından çok daha önemlidir.
Sizce reklamın okulu olur mu? Frankfurt okulu gibi mesela…
Reklamın okulu olur ama sanki şu an reklamın okulu yokmuş gibi geliyor bana. Ben, sizin okul, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’ni beğeniyorum bir kaç açıdan. Ama işte reklam okulu olsa sanki biraz daha müfredata uydurmak gerekiyor. Gerçi bir mühdendisliği, ya da iktisatı müfredata uydurmak kolay. Reklamcılığı, tamamiyle yaratıcılık, hayatı kavrama, sosyoloji, felsefe, gündem ile ilişkiler kurmak olarak değerlendirirsek, bu pek müfredata gelen bir şey olmuyor. Müfredat dışı bir durum. Buna rağmen okulu olabilir ve çok keyifli bir okul olur aslında.
Gerçekten, gerçek anlamıyla bir reklam okulu olsa, sınavlar filan olmamalı, bambaşka birşey olmalı. Bol bol okuma üzerine kurulmalı. Direkt piyasaya bir şeyler yapayım diye değil; işin kavramını kavrayayım diye kurulmalı. Şirketlere ucuz emek üreteyim diye değil de; “vay be burada çok erdemli, acayip, süper gençler yetişiyor” dedirtme amacında olmalı. Mükemmel bir malzeme aslında bunun için. Ama sanki tam olarak olmuyor hiç bir yerde. Biraz sizin okulu, Anadolu’yu aktif görüyorum ama, belki de okuldan değil, sizler gibi acayip, zeki insanlarla tanışmamdan da kaynaklanıyor olabilir. Sizin okul iyi. Sizin okul bayağı bir pırıltılı ama belki de ben yanılıyorumdur. Birazcık daha az yoruyor sizi Eskişehir’de şehir. İstanbul’da insanlar yolun yorgunluğuyla iyice tükeniyorlar zaten. Orada siz yürüyerek gidiyorsunuz. İklimi güzel filan. Bunların hepsi sizin için bir fırsat. Ama keşke daha da manyaklaşsa, keşke daha da tuhaf dersler olsa.
Bu sene yapıldı aslında. Siyasal İletişim Kampanyası diye bir dersimiz vardı. Ama tam anlamıyla bir siyasal kampanyalar değildi dersimizin konusu. İçinde Fizik vardı, Einstein vardı, Pierre Menard vardı.
Sizin Ferruh Hoca (Ferruh Uztuğ) iyi. Kitabından da tanıyorum. İyi ve değişik bir insan. Okulun havasını görüyorum, okul iyi. Türkiye’nin en siyah beyaz günlerinde sizin okuldan Ali Atıf Bir, TRT’de tüm Türkiye’ye “yaratıcı olun” derdi. Çok önemliydi o dersler… Küçük simülasyonlar yaşayabiliyorsunuz orada. Bir bara gitme simülasyonunu yaşayabiliyorsunuz. İstanbul’da bir bara gidersen; ya bıçaklanabileceğin, ucuz bir bara gidebilirsin; ya da güzel yerlere, ki hepsi çok pahalı. Ama orada güzel bir bara ucuza gidebiliyorsun. Bu iyi bir simulasyon. Orada çalışabilirsin, garsonluk yapabilirsin ve kimse o kadar rahatsız etmez seni. Ama burada zor yani herşey. Karışık. Burada kimin ne olduğunu anlamıyorsun. İstanbul’da herşey birbirine karışabiliyor.
Kitabın kapağında unisex ve +28 stickerları var. Bunların öyküsü nedir. Bunlar da mı kesin çalıntı?
Bu kitap aslında kesinlikle çalıntı değil.(gülüyor). Yani kesin çalıntı lafı tamamiyle ironi. Unisex ile ilgili olarak, öncelikle bir şey yapmak gerekiyordu. Çünkü Emrah (Emrah Ablak) erkek çizimler yaptı. Yani bütün çizimleri erkekti. Bu kitaba Ayşegül’ün (Ayşegül Türkoğlu) de çok katkısı var. Ama Emrah o kadar erkek çizdi ki bunu. Bu kitap erkeklerin hayatını anlatmıyor. Bu olayların hepsi kızların da başından geçebilir. Hep dikkat ediyorum buna. Hep “eş” diyorum örneğin. “Kocası” ya da “karısı” demiyorum. Hemen hemen her yerde erkek lisanını kullanmıyorum.
Ama mesela çizilen şeytan bile erkeği andırıyor.
Evet. Ama Emrah hep öyle çizdiği için ona bir unisex ibaresi koydum. Bu hikayelerin hepsi kızların da başından geçiyor. Hemen hemen aynı, bazen daha şiddetli olarak hatta. Kızların ilk anları kolay oluyor. Erkeklerin başlangıçta girmesi imkansız oluyor. Kızlara hep nezaketten dolayı belki de, hep biraz daha iyi davranılıyor.
Bu haksızlık değil mi?
Öyle ama ben yargılamıyorum, durumu söylüyorum. Fakat, sonra da, şöyle bir haksızlık oluyor: Kızlar yukarı çıkamıyor. Erkekler çembere giren kızlara öyle alçakça davranıyorlar ki. Kızlar belki daha rahat giriyorlar ama daha zor yükseliyorlar. Bir kızın kreatiflikte, reklam yazarlığında yükselmesi bir erkeğinkine nazaran çok daha zor. Tam tersi, bir kızın işe girmesi daha kolay, ama erkeğin girmesi daha zor. Bir sürü istisnaları var ama. Ben çok kolay girmiştim. Beni daha doğrusu zorla sokmuşlardı. Ama benim durumum çok istisnai bir durum. Öyle bir Türkiye yok şu anda. Sen ağzınla kuş tutsan da, Türkiye öyle değil. Şartlar öyle değil.
ONE Dergisi olarak her yıl insanlığın genelini ilgilendiren bir sorunu sosyal sorumluluk teması olarak belirleme kararı aldık. Bu yıl ki temamız çevre. Bu bağlamda neler söylemek istersiniz?
Çevreyi insandan soyutlayarak düşünen bir mantık var. Bence çevredeki esas kirlilik insan kirliliğidir. İnsanın yarattığı kirlilik ve insanın düşünsel kirliliği. O yüzden daha temiz bir dünya için, daha temiz bir insan. İşe kendi içimizden başlayalım, kendimizi temizleyelim.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Diş fırçanıza macunu uzun uzun koymayın. O bir reklam yalanı. Daha az koysanız da olur.


























Yorum Sahası
Henüz yorum yok; ilk olmak ister misin ?
Görüş Bildir