Türkiye’nin İlk İK Uzmanı Cüneyt Ülsever

İnsan Kaynakları Uzmanı Cuneyt Ülsever One Dergisi'ne KonuştuTürkiye’ye İnsan Kaynakları kavramını ilk kez getiren kişidir Cüneyt Ülsever. Hürriyet’in insan kaynakları ekinde de köşe yazıları yazan Ülsever’in çok sayıda kitabı da vardır.

Günlük yaşamınız nasıl geçiyor?

Kış aylarından genellikle İtalya’da Ancona’ya bağlı Fabriano kasabasında yaşıyorum. Eşim orada çalışıyor. Orada bir kır evimiz var. Pek kimseyi tanımadığım için sürekli çalışıyorum. Netten Türk medyasını takip ediyorum. Digütürk sayesinde Türkiye’deki tüm kanalları izliyorum. Yazları ise Kuzey Ege’de Saros’ta geçiriyorum. Orada da,yazlık evimizde genelde yalnız olurum. Eşim sadece tatillerde gelir. Günüm şöyle geçiyor. Sabah 8 ile 13.00 arası makalemi yazıyorum. Sadece yazmıyorum tabi, okuma da yapıyorum. Yerli ve İngilizce gazeteleri, diğer köşe yazarlarını okuyorum. Öğleden sonra da kendi kitaplarımı yazıyorum, yine okuyorum tabi. Gazeteye hemen hemen hiç gitmiyorum. İnternette kullandığım bir programla yazılarımı ulaştırıyorum. Akşam 6-7’ye kadar çalışıyorum. 7 den sonra katiyen çalışmam. İtalya’da isem televizyon izlerim akşamları. Geceleri içki içerim. Ama, gün içinde ağzıma içki koymam, koyamam. Koyarsam hastalanıyorum. Günlerim genel olarak böyle geçiyor.

Eğitim ve kariyeriniz genel olarak ‘insan kaynakları’ kavramı üzerinde şekillenmesine rağmen gazetecilik ve roman yazarlığı gibi farklı mesleklerde de uzmanlığınız var. Günümüzde modern insana spesifik bir alanda uzmanlaşma dayatılıyor. Ve sonuç olarak ortaya işini zoraki yapan tek tip meslek adamı profilleri çıkıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Aslında benim de tek bir uzmanlık alanım var: insan ve insana dair olan her şey. Ben insan kaynakları ekonomisi okudum. Özünde bir iktisatçıyım. Ama insan kaynakları ekonomisi okurken ister istemez psikoloji, sosyoloji, sosyal psikoloji, felsefe, bilim metodolojisi gibi alanlarda da doktora yaptığım için çalıştım. Benim indimde hepsinin ortak paydası insandır. Ekonomiyi insan kaynakları ekonomisi olarak düşündüm. Ekonomi benim için üretimden ziyade istihdamdır. İnsanları en iyi nasıl yetiştirebiliriz sorusuna cevap aradım. Bazı iktisatçılar bir malı en iyi nasıl üretiriz diye düşünürken ben aynı mantıkla insan nasıl üretilir daha doğrusu ihtisas sahibi insan nasıl üretilir sorusuna cevap aramaya başladım. Bunları düşününce işin içine siyaset de girdi, zira insanı en fazla yönlendiren alandır siyaset. Bunların sonucunda hem insan kaynakları danışmanlığı yaptım hem de insan kaynakları üzerinde bankacılık yaptım. Roman yazarlığına gelince, evet roman yazıyorum çünkü roman insanın ta kendisidir. Roman insanı anlatmak için vardır. Roman yazarken insanın içinden gelen bazı güdüler de etkili olmaktadır. İçinizde yoksa romancı olamasınız. Çocukluğumdan bu yana yazar olmak istiyordum. Gazetecilik ise bütün bu alanları kapsayan bir şey yani bütün bu alanlar üzerinde düşünsel faaliyette bulunuyorsan gazetecilik en ideal meslek. Ben kendimi hobisini icra ettiği için maaş alan adam olarak görüyorum; bu bakımdan mutluyum.

Günümüz insanına gelince; iki kavramı karıştırmamak lazım. Gençler için bu çok önemli. Bir, ihtisaslaşma muhakkak olmalı ama ihtisaslaşma başka hiçbir şey bilmeme anlamına gelmemeli. İhtisaslaşma sadece bir alan üzerinde olmuyor zaten. Örneğin bankacılık üzerine ihtisas yapmak isterseniz sadece kredi ve finans gibi teknik konular üzerine değil insan kaynakları ve insan yönetimi üzerine de kafa yormanız gerekir. Ayrıca ekonomiyi, piyasayı iyi bilmeniz gerekir. Pazarlamayı bilmeniz gerekir. Çünkü parayı satacaksınız. Reklâmı bilmek durumundasınız. Çünkü bankanın tanıtımını yapmanız gerekir. Bu anlamda baktığınızda evet insanın mutlaka bir ihtisas alanı olmalı. Bu bende “insan”dır. Bugünkü dünyaya bakıyorum. Örneğin felsefe bilmeyen, düşünce metodolojisinden haberi olmayan, analiz yapmayı bilmeyen bir insanın diplomasında ne yazarsa yazsın 21 y.y. insanı olması mümkün değildir. Bu yüzden modern insan bir alanda ihtisas sahibi olmalı ama bunu yaparken de beyinsel tabanını olabildiğince geniş tutmalı.

Amerikan eğitim anlayışını benimseyen Boğaziçi’nde ekonomi okudunuz. Sonra Columbia’da ekonomi mastırı ve Harvard’da insan kaynakları üzerine doktora yaptınız. Düşünce yapınızın şekillenmesinde yani liberal olmanızda aldığınız bu Anglo-Sakson eğitimin etkisi oldu mu?

Öncelikle bir düzeltme yapayım. Ben ayrıca Johns Hopkins Üniversitesi’nde de okudum. Hatta arkadaşlar bana sen öğrencilikten emekli olacaksın diye takılırlardı ( Gülüşmeler ). Soruya gelince mutlaka etkili oldu. İnsan beyni düşünmeyi, analiz yapmayı öğrenme ve hafızasına kaydetme gibi melekelere sahip. Ama bu melekeleri şekillendiren eğitimdir. İnsan beyni nasıl şekillenirse, ister istemez, öyle düşünmeye ve hareket etmeye başlar. Mesleki deformasyon dediğimiz bir tabir var. Ben mesela yolda yürürken emekli bir askeri sivil kıyafet içinde görsem onun asker olduğunu hemen anlarım. Emekli olalı on yıl bile olsa o hala ruhen ve bedenen askerdir. Bu her halinden belli olur. Veya hocalar, öğretmenler de böyledir. Benim 2 yıl önce rahmetli olan kayınvalidem vardı. Birlikte yaşardık. 20 yıl önce okul müdüreliğinden emekli olmuştu ama o hala öğretmendi. Ben bile kendisine ‘hocanım’ derdim. Didaktik bir konuşma tarzı vardı. Yani insanlar hangi ekolde yetişirlerse o ekolde şekilleniyorlar. Ben İngiliz ortaokulunda okudum. Babam lise mezunu bir memur, annem ilkokul mezunu bir işçiydi. Benim okul hayatım hep burslu geçti. Başlangıçta annemle babam beni çok da farkında olmayarak Anglosakson geleneği olan bir okula yerleştirdiler. O zaman İngiliz okulu olan High School vardı. Orada okudum. Sonra lise kapanınca Robert Kolej’e geçtim.

insan yönetimi cüneyt ülsever one dergisiHayatınızda ilk kez çoktan seçmeli sınavı orda görmüşsünüz galiba.

Evet. Ankara’daydık biz. Annem kendisi hemen hiç okumadığı halde beni ısrarla Maarif Koleji’ne yolladı. Klasik devlet okullarına gitmek yerine koleje gitmem için adeta mücadele verdi. Ve Maarif Koleji’nde ilkokulu paralı olarak okudum. İstanbul’a geldiğimde hayatımda ilk kez ‘multiple choice’ denilen çoktan seçmeli sınava girdim. Başlangıçta yadırgamıştım. Hatta sınav esnasında hoca bana izah etmek zorunda kaldı. Fakat sonra alıştım tabi. O dönemde kurslar, dershaneler filan yoktu. Ben Ankara’daydım ama İstanbul’daki çocukların da ne kadarı kursa gitmişti bilmiyorum.O zamanlar daha çok özel öğretmenlerden ders alınırdı sanırım.

Sonra Robert Kolej’e gittim. Amerikan okulu. Daha sonra Robert Koleji yüksek okuluna gittim. Sonra orası Boğaziçi Üniversitesi oldu. O da Amerikan ekolünü benimseyen bir okul. İster istemez bir Amerikan üniversitesine mastır için müracaat ettim. Eğitim hayatım hep bu çizgide devam etti. Bundan şikayetçi miyim, hayır değilim. Bence çağdaş dünyanın umdelerini en iyi yakalayan ekol Anglo-Sakson ekoldür. Mesela kıta Avrupa’sı yani Fransız ve Alman ekolleri didaktik ve tek doğruyu savunan ekollerdir. Anglo-Sakson sistem bilgiyi değil öğrenmeyi öğretir. Bu çok önemli. Soru sormayı öğretir. Aldığım eğitimin en iyi tarafı beni sürekli soru sormaya, bilgiyi şüpheyle karşılamaya, daima sorgulayarak öğrenmeye alıştırmasıdır. Hâlbuki Türkiye’de hâkim olan sistem şudur: birileri bilgiyi tebliğ eder, diğerleri de tebellüğ… Yani bir taraf hazır bilgiyi sunar, diğer taraf da sorgulamadan alır. Sorgulayan da zaten kötü vatandaş, kötü öğrenci yaftasını yiyor. Yani ezber merkezli bir eğitim anlayışı söz konusu. Ben böyle bir ekolden gelmediğim için çok şanslıyım.

“İnsana yatırımın en önemli ayağı onu eğitmek. İnsana insan gibi davranmak doğal politika haline gelmek zorunda. İnsana insan gibi davranmanın çok genel adı onu motive etmek. Motivasyonun en büyük aracı adil ücret ödemektir” diyorsunuz. Özellikle son dönemde büyük firmaların insan kaynaklarına daha fazla önem vermelerini de insana yatırım yapmak olarak değerlendirebilir miyiz?

83 yılında doktoramı alıp geldiğimde Türkiye’de insan kaynakları üzerine doktora yapan ilk kişiydim.

İnsan kaynakları kavramını Türkiye’ye ilk kez sizin getirdiğiniz söyleniyor.

Evet. Ben bunu daha tevazu içinde söylemeye çalıştım ( Gülüşmeler ). Türkiye’ye döndüğümde beni uluslararası bir bankada insan kaynakları müdürü yaptılar. O dönemde insan kaynakları kavramı bilinmiyor tabi. İnsanlar ‘insan kaynakları’ departmanının tam olarak ne yapacağını kavrayamıyorlardı. Bu işi personel bölümünün zaten yaptığını söylüyorlardı. Ben de onlara personel bölümünün bir pasif kayıt sistemi olduğunu ve edilgen bir yapısı olduğunu anlatıyordum. Bu bölüm insana karşı aktif tavır almaz. Halbuki insan kaynakları bölümü okullardan alınan genel bilgiyi şirkete özgü spesifik bilgiye çevirmek için çalışanı eğitir. Bilgi artık aydan aya eskiyen bir “şey” haline geldi. Böyle bir dünyada 4 sene boyunca üniversitede aldığınız eğitimi 25 sene taşıyamazsınız. Sürekli yenilenmek durumdasınız. İnsan kaynaklarının amacı bir bakıma budur.

Son 20 senede güzel gelişmeler oldu. Eskiden çalışanları eğitmeyi gereksiz bir masraf olarak gören şirketler artık insana yatırım yapmanın karlılığı artırdığını gördüler.

İnsan Kaynakları Uzmanı Cuneyt Ülsever One Dergisi'ndeAkıl ve duygu kavramları üzerine ilginç fikirleriniz var. Modern insanın analitik, sorgulayıcı ve akılcı olmasının yanı sıra duygularıyla da baş etmesi gerektiğini söylüyorsunuz? Her şeyin bilimsel argümanlarla açıklanmaya çalışıldığı bu çağda akıl-duygu dengesi nasıl sağlanabilir?

Keşke cevabını bilebilsem. Bazı ekoller duyguları çok ön plana çıkarıyor. Örneğin radikal milliyetçilik duygular üzerinden insanları etkilemeye çalışıyor. Bunun yanında bir akılcı pozitivizm denilen her şeyin akılla açıklandığı başka bir ekol var. Bu ekole göre de duygulara yer yok. Her şey akılla bulunabilir. Benim hayat tecrübem de bana diyor ki her ikisi de tek başına geçerli değil. Aklın ve bilimin ışığında yürümek tabi ki esastır. Ama insan yaradılışı gereği sahip olduğu duyguları da kullanmalıdır. Benim bir lafım var: ‘âşık olmayan insan 21. yy’ın insanı olamaz. Aşka duçar olmadan, sevgiliyle vuslata ermeden, büyük sevinçler, hüzünler yaşamadan gerçek bir insan olmak mümkün değildir.

Kendilerini sadece işiyle var etmeye çalışan insanlar kaybetmeye mahkûmdurlar. İnsanın hayattan keyif alması gerekir. Keyifle yemek yemesi, keyifle sevişmesi, kısacası yaptığı her işi keyifle yapması gerekir. Hayatı boyunca tek bir kişiyi bile sevmemiş insan gerçek bir insan değildir. Bunun tersi de doğru değildir. Hayatı sadece hedonizm için yaşadığınız, her şeyi zevk alınacak bir şey olarak gördüğünüz zaman da katma değeri olmayan bir insan haline geliyorsunuz. Katma değeri olmayan insan da duyguları olmayan insan gibi gerçek insan mertebesine ulaşamaz. Aslına bakarsanız akıl-duygu denklemini sağlamak için insanın kendi iç sesini dinlemesi yeterlidir.

Son 10 yılda siyaset üzerine yazdığınız kitapların yanı sıra siyasi göndermeler içeren kurgusal kitaplar da yazdınız. Yani aynı zamanda bir romancısınız. Son romanınız Hisarüstü Cinayetleri’nin klasik anlamda bir polisiye roman olduğunu söylüyorsunuz? Bu romandan sonra artık roman yazarı kimliğinizin daha ön planda olacağını söyleyebilir miyiz?

Ben düne kadar 3 roman yazmıştım. Bu 3 roman da bir uzmanın tabiriyle “siyasi polisiye roman” olduğu için ve ben de daha çok gazeteci yönümle bilindiğimden dolayı bana romancı demediler. Son yazdığım 4.romanım “Hisarüstü Cinayetleri”nde ise siyasetin ‘s’ si yok. Hatta ‘s’ harfini kullanmamaya çalıştım (gülüşmeler). Hisarüstü Cinayetleri bir seri cinayet romanıdır. Bazı eleştirmenlere göre şu ana kadar Türkiye’de yazılmış en karmaşık kurguya sahip romandır. İlk defa bir polisiye romanda psikolojik analiz denenmektedir. Genelde polisiye romanlar insana yüzeysel yaklaşırlar. Daha çok olayla ilgilenirler. Böyle bir roman denemesi yaptım. Bir sonraki romanım bir anarşistin aşk hayatı üzerine olacak. Adını da söyleyeyim: “İtirafçı”. Bir PKK itirafçısının yaşadığı aşk ile ilgili bir roman olacak. Ancak bir siyasi roman mı olacak yoksa aşk romanı mı olacak henüz belli değil.

Bunun yanında bir tiyatro oyunu yazdım. Bir gün biri bana tiyatro yazmanın çok kendine özgü ve ağır bir tekniği olduğu için ‘sen tiyatro oyunu yazamazsın’ dedi. Bu söze alındım. Kendiimle inatlaştım. Ve bu oyunu yazdım. Sadece belirli bir teknik düzeye ulaşmış oyunları yayınlayan bir yayınevi tarafından da yayınlandı kitap olarak. Tamamen aşk üzerine bir oyun. İsmi ‘Aşkın Kendisi Aşk’. Dört kadının gözünden aşk nedir sorunsalını ele alan bir oyun.

Ben gazeteciyim evet ama 4 roman yazmış biri olarak ‘romancı’ sıfatını da hak ettiğimi düşünüyorum.

Sizin için gazetecilik mi daha önemli romancı olmak mı?

Küçüklüğümden beri yazmaya karşı bir eğilimim var. Hep romancı-yazar olmak istemişimdir. Bununla birlikte gazeteciyim. Köşe yazarıyım. Daha doğrusu fikir yazarı olmak için uğraşan bir adamım. Yaşadığım çağla ilgili söylemek istediğim çok şey var. Bunu da gazetecilik sayesinde yapabiliyorum.

Cüneyt Ülsever One Dergisi RöportajıHem gazetecilik hem romancılık ben, ben olduğum için var olan şeyler. İkisinden de vazgeçemem. Ama edebiyat tarihinde bir romancı olarak da var olmak isterim.

Açık söylüyorum, öykündüğüm onun gibi olmak istediğim bir adam var. Ahmet Hamdi Tanpınar. Dönemini hem fikirleriyle hem de edebiyatıyla çok güzel anlatan ve ne o tarafa ne de bu tarafa dahil olmayan arada kalmış bir adam. Cumhuriyetin getirdiği moderniteyle kavgalı ama yine de en iyi umdelerin cumhuriyetin getirdiği umdeler olduğuna inanıyor. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” isimli romanı muhteşem bir fantastik roman. Mutlaka okuyun. Türk edebiyatının en güzel romanlarından biri.

Ben öldükten sonra birileri hakkımda ‘dönemini iyi bir şekilde anlatmaya çalışan, bunun için gayret eden bir adamdı’ demesi yeterli benim için. Mesela ben öldükten 25 sene sonra bir doktora öğrencisi bu dönemi incelerken hocası ona Cüneyt Ülsever’i de oku derse ruhum şad olacaktır.

Özdemir İnce ile aydınların taraf olup olmaması üzerine bir küçük bir polemiğe girmiştiniz? Ve aydınlar kesinlikle bir kurum ya da kişinin yanında taraf olmamalı demiştiniz. Genel olarak Türkiye’deki aydınların durumunu nasıl görüyorsunuz?

Öncelikle şu soruyu sormak lazım. ‘Türkiye’de aydın var mı?’ Evet, aydınlar kesinlikle taraf olmamalı, yanlışı gördüğü zaman karşısında durabilmeli, bugün yanındaysa bile yarın karşısında olabilmeli. Tayyib Erdoğan iktidar olana kadar yani 2002’ye kadar ben onun yanındaydım, destekçisiydim. Fakat ben destekçisi iken bizim camiadan çoğu arkadaş benim karşımdaydı, Tayyib Erdoğan’ı desteklememe anlam veremiyorlardı. Fakat iktidar olduktan sonra,önemle 2005’den itibaren, AB’yi boşlamaya başlayıp, kendi milli görüş tabanına hitap etmeye başladıktan sonra yanlışlarını görüp karşılarına geçtim, yeri geldiğinde eleştirdim. İlginç olan bana iktidar olmadan önce destek olduğum için şaşıranların iktidar olduktan sonra hemen hemen hepsinin AK partici olmasıydı. Türkiye’de taraf olup olmama anlamında aydın geçinen insanların duruşu sağlıklı değil.

Amerika’da Obama’nın başkan olma ihtimali giderek artıyor. Artık Demokratların adayı. Rakiplerine oranla daha liberal bir çizgide olan Obama’nın başkanlığı dünya barışı için ne ifade ediyor?

Obama’nın beklenen etkiyi göstereceğini zannetmiyorum. Obama henüz genç, tecrübelenmesi lazım. Tecrübe devlet yönetiminde çok önemli.

Doğan medyada çalışan bir gazeteci olarak medya patronlarının aynı zamanda başka alanlarda da birçok şirkete sahip olmasını etik buluyor musunuz?

Hayır. Doğru bulmuyorum. Fakat buradaki etik sözcüğüne, daha doğru bir yaklaşımda bulunmak lazım. Şu “etik midir”, “ahlaki midir”, “gayr-ı ahlaki midir”, bu kalıp sözcükleri çok doğru bulmuyorum. Etik bulup bulmama meselesi değil; sadece doğru bulmuyorum. Holding çıkarları ile medya çıkarları zaman zaman farklıdır. Bu ikisinin çakıştığı noktada doğru bir medya anlayışından söz etmemiz güç. Dolayısı ile medya patronlarının aynı zamanda holding sahibi olmasını doğru bulmuyorum. Bazen kimileri yazdıklarımız için tepki olarak “Aydın Doğan’dan para mı yedin?” diyorlar. Böyle bir durum yok, yıllardır bu işi yapıyorum. Aydın Bey bana şu yazıyı neden böyle yazdın veya şunu şöyle yaz diye bir kere bile istekte bulunmadı. Bu konuda haksızlık edildiğini düşünüyorum.

Cüneyt Ülsever One Dergisi RöportajıBir röportajınızda Boğaziçi Üniversitesi’nin Türkleşmesini sağlayarak bu okula en büyük kötülüğü yaptık diyorsunuz? Bunu biraz açar mısınız? Üniversitelerin millileşmesi neden kötü?

Robert Kolej’de okurken okulumuz çok kaliteli hocalardan oluşuyordu ve eğitim gerçekten çok iyiydi. Fakat okul daha sonra üniversiteye dönüştürülünce eski havasının pek kalmadığını gördük. Devletin etkin olması ile beraber okul eski özgün yapısını kaybetti. Eskisi gibi ücretlendirilemeyen hocalar okulu terk ettiler, doğal olarak da okul eğiitm kalitesinden çok taviz verdi. Üniversitelerin millileşmesine elbette karşı değilim.

Hacı isimli romanınızın dizi filmi çekildi. Ayrıca Şerif Gören tarafından filme çekileceği de söyleniyordu. Bu konuda bir gelişme oldu mu?

Açıkçası Şerif Gören beni aldattı. Bu romanı yazdıktan sonra Şerif Bey beni aradı, “romanınıza film çekmek istiyorum”, dedi. Ben bunu öylesine büyük bir coşku ve sevinçle karşıladım ki “Tabi Şerif Bey!” dedim, “romanı istediğiniz gibi kullanabilirsiniz, sizin olsun”, dedim. Bir romanımın kıymetli bir yönetmen tarafından değerlendirlmesi beni çok memnun etmişti fakat bu teklifin ardından 1.5 yıl geçmesine rağmen Şerif Bey bir daha beni aramadı, telefon da etmedi, hiçbir şey söylemedi, yani bir bakıma aldatıldım. Daha sonra kötü bir yapımcı romanı diziye çevirdi, 13-14. bölüme kadar iyi geldiler, reyting anlamında da güzel sonuçlar yakaladılar fakat devamını getiremediler.

Sizi aşk hakkındaki özgün yaklaşımlarınızla da tanıyoruz. Bir söyleşinizde ‘hayatında en az bir kere âşık olmamış biri, 21. yüzyılda şahsiyet olamaz. Sırılsıklam âşık olmadan birey olamazsın. Aşk dönemi insanın kendi kendisiyle yüzleştiği dönemdir’ diyorsunuz? bu röportajı okuyacağını varsaydığımız 25 – 30 bin üniversite öğrencisine aşk hakkındaki önerileriniz nedir? Aşk ve kariyer çatışmasını yaşayan öğrenci sizce hangisini tercih etmelidir?

Aşk insanın mecazi anlamda çıplak halidir. Aşık insan ilk defa kendisi ile karşılaşır.İlk defa duyguları ile yüzleşir. Zaaflarını, duygularını aşka düçar olduktan sonra algılar. Aşık artık kendisini adeta bir aynada çırılçıplak seyretmektedir. Neresi güzel, neresi çirkin, hangi yönü güçlü, hangi yönü zayıf ilk defa düşünmeye başlar. Üstelik, hayatında ilk defa bir başka insanla “bir” olur. Artık o iki bedende tek ruhtur.Aşk, tüketmez, yoğaltır.Artık maşuğun iyiliğinden başka şey istemez olursun. Hayata daha planlı bakarsın.

Aşk ile kariyer çatışmaz. Tersine aşık ile maşuk birlikte hayatı planlamaya başlarlar.

Eğer, aşk ile kariyer çatışıyorsa zaten o aşk değildir. Sevgidir, tutkudur ama asla aşk değildir. Hele hele biri diğerini kullanıyor ve tüketiyorsa orada aşkın zerresi yoktur. Eşit olunmadan aşk yaşanmaz. Birisi diğeri, diğeri de ötekini düşünecek, onun için en iyisini isteyecek ki aşk var olsun!

Kendini tanımayan, kendisi ile yüzleşmeyen insan birey olamaz. Aşk insanın kendisini her yönü ile tanımasını sağladığı için 21.yüzyılın en nadir bulunan ama en önemli gıdası aşktır.

Son olarak ilk sayısını yayınladığımız One hakkında ne düşünüyorsunuz?

Açıkçası ben şu ana kadar böyle bir gençlik dergisi görmedim. Kaliteli bir dergi olmuş. Biz de gençliğimizde dergi çıkarmaya çalıştık fakat işin içine siyaset karıştı ve devam edemedik. Ayrıca yaptığımız dergiler hep kalitesiz olurdu. Siz mizanpajı ve içeriği ile çağdaş ve kaliteli bir dergi yapmayı becermişsiniz.Kutlarım.

Yorum Sahası

Henüz yorum yok; ilk olmak ister misin ?

Görüş Bildir

Login with Facebook: