Kanal-İ-zasyon: Kitle Kültürü Yergisi (mi?)
Kanal-İ-zasyon, Okan Bayülgen’in medyanın yayın anlayışına karşı benimsediği ‘önce parçası ol sonra yerin dibine sok’ şeklinde özetlenebilecek muhalif tavrını, ekrandan beyaz perdeye taşımaya niyetleniyor. Bir filmin değerlendirilmesinde oyunculardan ziyade yönetmenin ön plana çıkarılması gerektiği konusunda sinemaseverlerin hemfikir olduğu kuşkusuz. Ancak Kanal-İ-zasyon‘dan bahsederken Okan Bayülgen’in en az yönetmen Alper Mestçi kadar anılmasında fayda var kanısındayım, çünkü karşımızda Okan Bey’in ekibiyle hazırladığı programlarda yer alan medya arkası bölümünün ve bu programlardan birinde izlediğimiz cam siliciler skecinin harmanlanmasıyla kotarılmış bir film var. Bahsi geçen programları yapılandıran medya etiğine yönelik yergiler, tam da anaakım medyanın merkezlerinden birini mesken tutmuş, ancak eleştirellikten ödün vermeyerek medya figürlerinin büyük bir kısmından farklı bir duruş sergilemeyi de başarmış bir ekran kişiliğine sahip olan Okan Bayülgen üzerinden açılım kazanır. Bu durum onu, popüler kültüre mensup olmasına karşın anaakım medyanın eğilimlerine paye vermeyen bir TV yıldızına dönüştürmüştür. Medya yergisine soyunan Kanal-İ-zasyon için ekran kişiliği sebepiyle Okan Bayülgen’in yerinde bir oyuncu seçimi olduğunu düşünmek olası. Ancak sırtını bir medya yüzünün imajına, yaptığı programlardaki kimi bölümlere yaslayıp sinemasal anlam yaratımını bir nebze bile umursamayan bir filmin kayda değer nitelemesine layık görülemeyeceği de aşikâr.
POP MUHALİFLİK: ETİK-ESTETİK KAYGI VE EKONOMİK KAZANÇ
Okan Bayülgen’in yukarıda değindiğim muhalifliğini bir temele yerleştirmek için popüler kültür ile kitle kültürü arasındaki ayrımı yüzeyselce de olsa irdelemek gerek: Demografik (genellikle eğitim ve gelir seviyesi) unsurlar üzerinden ortalama tüketicinin beğenisi hakkında yapılan varsayımlar dikkate alınarak, etik-estetik kaygılardan bağımsız özellikler kazandırılan, dolayısıyla da yalnızca ekonomik kazanç getirmesi beklenen kültür ürünlerinin kitle kültürünü meydana getirdiğini; popüler kültürün ise ekonomik kazanç amaçlanarak, ancak bazı başka kaygılar da kısmen göz önünde tutularak gerçekleştirilen kültür üretimine dayandığını söyleyebiliriz. Anaakım medyanın kitle kültürüne katkıda bulunduğunu, Okan Bayülgen’in ise popüler kültüre dahil edilebilecek ürünlere imza attığını da belirtelim. Okan Bey, anaakım medyanın sunduklarından rahatsızlık duyan, belki de anaakım medyayı takip etmemeyi tercih eden pek çok kimseyi (potansiyel tüketiciler) izleyicisi kılarak etik-estetik eleştirellikten beslenen muhalif ekran kişiliğini ekonomik bir değere haline de getiren isimlerin arasında yer alıyor. İçerden gelen böylesine itirazların anaakım medyanın maddi kazanç yitimine uğramadan popüler kültür üretimi yapabileceğinin, kitle kültürüne ürün vermeyi sürdüren medya mercilerinin kolaya kaçtığının altını çizdiğini de söylemeden geçmeyelim.
YERDİĞİNE DÖNÜŞME PRATİĞİ
Popüler kültür ile kitle kültürü arasındaki ayrımın belirginleştirilmesinden yana olan bir ekran kişiliğine sahip başrol oyuncusunun aksine Kanal-İ-zasyon bu iki olgu arasındaki ayrımı muğlaklaştırıp yergisine sözde soyunduğu anaakım medyaya eklemleniyor ve böylece de Okan Bayülgen’in ekran kişiliği filmin iddiası açısından işlerliğini yitiriyor maalesef. Dramatik örgüyü boşlayıp günümüz televizyonculuk anlayışından esinlenerek tasarlanmış programları ardı ardına sıralamaya başlayarak medya sektörüne yeni önerilerde bulunuyor Kanal-İ-zasyon (filmdeki Kim 500 Tokat İster? programının neredeyse birebir aynısı Mehmet Ali Erbil sunuculuğunda ekranlarda boy gösteriyor şu sıralar). Ayrıca sunduğu kurgusal bayağılıkları ‘gülüp geçilecek şeyler’ olarak yansıtınca anaakım medyanın ürünlerini meşru bir zemine oturtmuş da oluyor. İzleyici bu tarz programları fazla ciddiye almadığı sürece hiçbir sorun yok demeye getiriyor adeta, çünkü olumsuz örnekler olarak sunduklarını salyalar akıtarak takip eden izleyicilerinin sorgulamaya yönelmelerini sağlayacak bir anlatım geliştirmiyor. Oysa üst cümlenin ‘bu tarz yayınlar izleyene zarar verir’ olduğunu yanlış anlaşılma sonucu hapse giren ana karakter Fakir’in aşağı yukarı şöyle olan sözlerinden çıkarabiliyoruz: “İçerideki adam buna bakınca içeride olduğunu unutuyor. Peki, dışarıdaki de dışarıda olduğunu mu unutuyor? O zaman bu kötü bir şeydir.” Televizyonun insanları aptallaştırdığını vurgulayan bu tespiti ‘kötü bir şey’ kısmı hariç dolaylı yoldan tecrübe ediyoruz film süresince.
Kanal-İ-zasyon’un kendi iddiasıyla çeliştiği bir diğer nokta da karşıt karakterde saklı. Aslında nitelikli bir televizyoncu olmaya aday eğitimli kanal yöneticisinin amiyane tabiriyle başarısız bir üçkağıtçı olmasına ne buyrulur?.. Kitlesel beğeniyi algılayamadığı için reyting ölçümlerinde izleme alışkanlıkları baz alınanların adres dökümlerini ele geçiriyor ve yayın akışını bunu göre düzenlemeye çalışarak kanal sahibine yaranmayı amaçlıyor. Eğitimli kimselerin yerele yabancı kötüler olarak kodlanması, hedeflenen izleyici kesimini ‘iyi olan sizlersiniz, hepimiz sizin yanınızdayız’ yalanına inandırmak ve tüketimin sürekliliğini sağlamak adına kitle kültürü ürünlerinin sıklıkla kullandığı bir formül değil mi (bkz: Recep İvedik)?.. Reyting dışında hiçbir şey düşünmeyen kanal sahibi (filmin üst cümlesine bakacak olursak kötü olarak kodlanması kaçınılmaz aslında) ise eğitimli olmasına eğitimli, ancak yerel olana aşinalığı onu babacan kılmaya yetiyor. Ayrıca filmin sempatik halk çocuğu Fakir, sınıfsal konumundan kaynaklanan beğenileri sebepiyle meseleye eğitimli kanal yöneticisinden çok daha fazla hâkim olduğundan işin başına getiriliyor. Onun sayesinde mucize gerçekleşiyor ve izlenme grafikleri yükselişe geçiyor bir anda. Kitle kültürü ürünleri hedeflenen seyirci kesimini mevcut düzen dahilinde de muvaffak olunabileceği yalanına inandırmak ve tüketimin sürekliliğini sağlamak adına alt sınıftan olanın, ezilenin fırsat verildiği takdirde neler başarabileceğine değinen hikayeleri çok sevmiyor mu (bkz: Recep İvedik-2)?.. Bütün bu veriler, kitle kültürünün ekonomik çıkarlar peşinden koşan bazı güç odakları tarafından yaratılmış olduğunu görmezden gelip anaakım medyanın ekmeğine yağ sürme yöntemlerinden biri olan ‘halk bunu istiyor, bizim de para kazanmamız gerekiyor, elden bir şey gelmiyor’ safsatasının yinelenmesinden ibaret bir tablonun detaylarını belirginleştiriyor. Kanal-i-zasyon’un dert ediniyormuş gibi göründüğü sorunsala getirdiği çözüm de incir çekirdeğini doldurmayacak cinsten: Tıpkı Fakir gibi (nasıl olduğu meçhul) aydınlanmalı bütün halk (nasıl olacağı meçhul) ve TV bağımlılığından kurtulmalı… Yazıyı filmin olumlu yegane tarafına dikkat çekmeden sonlandırmayalım: Bir oyuncunun ekran kişiliği bir filimin anlam yaratma çabasına tek başına hiçbir katkı sağlamaz. Bir oyuncunun ekran kişiliğinin ekonomik değeri gişe başarısının garantisi olabilir ama eleştiriye herhangi bir etkisi yoktur. Bir olgunun yergisine soyunan bir film kurmadan önce sinemasal anlam yaratma araçları üzerine etraflıca düşünürseniz iyi edersiniz, çünkü yermeye çalıştığınıza dönüşme tehlikesi yanı başınızda durmaktadır… Kanal-İ-zasyon’un sinema bölümü öğrencilerine farkında olmadan verdiği altın değerindeki tavsiyelerden bazıları… E bunlar da az şey sayılmaz doğrusu.
Ahmet Yüce

















Yorum Sahası
Henüz yorum yok; ilk olmak ister misin ?
Görüş Bildir