Gökten Bir Rock Star Düştü
Röportajı yaptığımız 12 Ağustos 2008 tarihinde meteor yağmuru vardı. Bizim de kısmetimize gökten rock star düştü…
Sizin için sanat nedir ve sizce günümüzde sanat icra ediliyor mu?
Sanat kişiseldir, kişiye aittir; sanatı kişi yapar kişi üretir; kişi kendini öncelikle tatmin eder. Kişi kendini tatmin ettiği noktada işte o zaman kendine ait bir sanat yapmış olur. Onun müzikal kriteri, armonik değerleri vesairesi günümüz bilirkişileri tarafından değerlendirilir bir halde ise, o klasik sanat içerisine girer. Amma velâkin hiçbir şey ağır sanat olmak zorunda değildir. Sadece üretmek, yaratmaktır ana sebep. Ben de kendim için yapanlardanım. Kime daha güzel gözükürüz diye yapanlardan değilim.Şimdi günümüzde sanat olarak değerlendirdiklerimiz eski tarihte kalmış olanlar. Şimdi dünyanın en iyi işini bile çıkartmış olsanız kimse onu sanat olarak görmüyor zaten.
Bu tip değerlendirmeler yapılırken kıstas alınan sizce tarihsel dönemler mi?
Armonik değer; yani sanat yaptığınız zaman içinde kullandığınız akor kalıplarından tutun onların birbirine geçişleri..Çünkü müziğin kuralı vardır. Kurallı müzik ve kuralsız müzik diye bir şey var. Eğer müziği kurallı ve ona uygun bir şekilde kendi kompozisyonuna uygun bir şekilde yaparsanız kurallı bir müzik yapmış olursunuz ve bu klasik sanat olarak değer kazanabilir. Ama günümüzde böyle bir şey yapmanız gerekmiyor. Çünkü tek bir akorla bile, şarkıyı 5 dakika yürütebilme olanağına sahipsiniz. Bu arada yenilikçi birçok klasik müzik sanatçısı var şu anda. Ama hiç biri; Johann Sebastian Bach, Mozart, Beethoven olmayacak. Çünkü onlar o sanat boşluğunu isim olarak doldurmuş durumdalar.
Yani bir Mozart veya Bach gelmez mi diyorsunuz?
Gelse bile takdir görmez.
Peki bu nüfus patlamasından dolayı mı?
Tabi ki; insanların tüketici olmasından dolayı. Çok müthiş bir adam olsa bile ona çemkirecek birkaç tataranın çıkmasından dolayı. O Bach’lar, Mozart’lar şimdi çıkmış olsalardı çok pis dayak yerlerdi, hiç takdir görmezlerdi. Bugüne gelmezlerdi. O zamanlar olanaklar ve sayılar o kadar az ki; onlar el üstünde tutulan kıymetli adamlardı. Şimdi zaten her taraf müzisyen, şarkıcı, eğitimli ve eğitimsiz insanla dolu. Sana değer gösterenlerle göstermeyenler eşit derecede yükseliyorlar.
Siz bu noktada kendinizi sanatçı olarak mı görüyorsunuz?
Ben müzisyen olarak görüyorum. Sanatçı olarak hayatta göremem; çok büyük ukalalık olur.
Peki sizi son zamanlarda en çok heyecanlandıran sanat olayı hangisi?
Sanat diyince benim aklıma hep klasik geliyor. Benim için en büyük sanat olayı AKM’de (Atatürk Kültür Merkezi) gittiğim operalardı. Onun dışındakiler rock ve elektronik müzik konserleri, başarılı müzisyenlerin verdiği konserler olarak görüyorum.
Türkiye’deki Devlet Opera ve Bale’sini heyecanlandırıcı buluyor musunuz?
Çılgın gibi; ortaya koydukları oyunları çok beğeniyorum. Ama sesleniyorum Tosca’yı yeniden sahneye koysunlar. Cemalettin Hoca (Cemalettin Kurugüllü’den bahsediyor) öldüğünden beri, rahmetli, Tosca oynanmıyor Türkiye’de ve ben yeniden izlemeyi çok istiyorum. Buradaki destekle en iyisini yaptıklarına inanıyorum; bir dönem de içinde olduğum için.(…) Şefin yorumu da çok farklıdır. Şef sadece elini kolunu sallayan adam değildir.
The Crow (Karga) filmi hayatınızda bir dönüm noktası. Kaç kere izlediniz bu filmi?
Çoook; sayısını hiç bilemem. Evde televizyonla hiç işimin olmadığı dönemlerde bile videoyu televizyona koyup onu ses olarak duyardım; geçerken bakardım. O devamlı yayındaydı. Ayrıca sesini kasete kaydetmiştim; onu da uyurken dinlerdim. O yüzden sayısız.
Bilinçaltınıza yerleşmiş o zaman…
Ezbere biliyorum replikleri.
Film müziği yaptınız peki sinema ile ilgili olarak oyunculuk ve müziğin dışında yönetmenlik yapacak mısınız?
Yok, ben daha çok müzik olarak bulunmayı tercih ediyorum. Ama oyunculuk olarak da öyle enteresan şeyler olursa içinde bulunmayı kabul edebiliyorum. Klişe değil de biraz farklı bir şeyler olması gerekir. Tutmayacağına kanaat getirdiğim bir şeyin içerisinde rahatlıkla olabilirim.
Sinemada müzik kullanımıyla ilgili fikirleriniz nedir? Yani sinemasal etkileyicilik ile müziksel etkileyicilik paralel mi gitmeli, müzik mi öne geçmeli?
Bazı filmlerde müzik öne geçer. Bizim yaptığımız filmde öyle oldu. Artı; filmin müzikleri çok daha fazla beğenildi. Altın Portakal’da jüri takdiri gördü. O güzel bir şey.Filmin müziklerinin etkileyici olması gerektiğine inanıyorum. Netice itibariyle onun müziklerini kapatın, film çok etkilemeyebilir. Müziğin görselle doğru birleşmesi gerekiyor. Doğru birleştiği zaman çok etkileyici oluyor. Müziğin filmin önüne geçmesi filmle alakalı olacağını düşünüyorum. Filmin kâle alınmayacak kadar kötü olması ve müziğini dinlemeye başlamanızla ilgili bir şey. Eşdeğer olması gerektiğini düşünüyorum. Müzik olmazsa film, cacık olmaz. Japon ve Kore filmlerinde gergin sahnelerde müzik yok. Bu sefer sessizlikle adamı deli ediyorlar. Sonra bir patlatıyor amcam (bu sırada bir elini yumruk yapıp diğer eliyle şak sesi çıkartıp gülüyor) ağzın burnun birbirine karışıyor.Yani müziğin doğru yerde doğru şekilde kullanılması gerekiyor.
Osmanlı döneminde Shakespeare’i ilk sahneleyenler kendi dillerinde olmak üzere Rumlar ve Ermeniler. Bu açıdan bakıldığında farklı etnik kökenlerin Türk ve Osmanlı kültür-sanat hayatına etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Rumlar ve Ermenilerin gerek yönetimde padişahların yanında, onlara yardımcılar; onlara zanâatlarıyla, sundukları işlerle sanat ve eğlence hayatında önemli gruplar. Zaten o dönem Osmanlı’nın imparatorluk olarak kurduğu haritanın içerisine baktığımız zaman, pek çok ırkı içinde barındıran; aslında bir çeşitlilik içerisinde olan bir imparatorluk. Bunun için insanların tarihi biraz araştırması lâzım. Bir şeyi kötülemek işin kolay tarafı. Ama iyi olduğunu veya ne olduğunu öğrenmen için zaman harcaman, öğrenmen, araştırman, merak etmen, egonu biraz geri plana atman gerekir. Bir şey bilmeden herkes birbirini kötülüyor; bu da hoş bir şey değil.
Siz sürekli birilerine benzetile durdunuz. İnsanlar daha önce karşılaşmadıkları bir şeyle karşılaşınca, onu tanımlayabilmek için hep benzetme yapmaya çalışıyorlar. Siz bundan sıkıldınız mı?
Yoo, bunun başıma geleceğini biliyordum. Çünkü tanımlama ihtiyacı duyuyorsa ve tanımlayacağı şey, yaşadığı ülkede daha öncesi olmayan bir şeyse; kendi sınırlarının dışındaki örneklerle oluyor. Böyle bir projeyi Türkiye’de tanımlatabileceğin örnekler yok. Bu ürünün benzeri yurt dışında var. Ama iki üç yıl geçtikten sonra o tanımlama sistemi ortadan kalkıyor. Çünkü ürün kendi halinde devam etmeye başlıyor. Ürünü daha doğru gözlemleme imkânları oluyor. Bir de artık tanımlamaktan sıkılıyorlar ve ürünü o şekilde kabul ediyorlar.
Üretim sürecinde bir sıkıntı yaşamadığınız için cover yapmak istemiyorsunuz. Ama başka müzisyenler, Teoman gibi, şarkıcılar, o şarkıların gerçek sahipleri size gelip kendi şarkılarını seslendirmenizi istediler. Bundan gurur duydunuz mu?
Düşün bundan 10-15 yıl evvel dinlediğin adamlar gelip şarkılarını yorumlamanı yada onu düzenlemeni istiyorlar. Bu çok güzel bir şey.
Sizin için, benim şarkıma yeni bir yorum katabilir dediğiniz biri var mı?
Ben şarkılarımın yorumlanabileceğini hiç düşünmedim. Sanırım zamana ihtiyaçları var.
Yüksek bariton idi. Artık herhalde değişti. Çünkü o zaman ki gırtlak sistemi çok daha başka bir şey. O gırtlakla yüksek bariton olabilmek çok önemli bir şey. Yüksek bariton olmak güzeldir. Çünkü hem tenora hem basa yaklaşabilirsiniz. Ama şu anda tamamen gırtlak müziği yapıyorum ve şu anda okuldakinden çok daha yükseklere çıkabiliyorum ve çok daha alçaklara inebiliyorum. Ama bambaşka tekniklerle.
Geçen sene Rock Müzikâller’de Jesus Christ Superstar’dan bir bölüm canlandırdınız. Peki, müzikallerle aranız nasıl? En sevdiğiniz müzikal hangisi?
Jesus Christ Superstar’ı beğendim. Onun dışında o oyunun içerisinde olan müzikalleri de bölüm olarak seyretme imkânı buldum. Müzikâl çok da benim tarzım değil. Müzikâlin çok neşelendiği zaman ki şeyleri çok sevmiyorum. Ben orada değilim. Jesus Christ Superstar’da benim söylediğim bölümler çokça karanlık bölümlerdi. Ne bileyim müzikalle çok içli dışlı değilim.
Jesus Christ Superstar’ın bestecisi olan Andrew Lloyd Weber içinde çokça korku öğesi barındıran Operadaki Hayalet’inde bestecisi. Operadaki Hayalet’in main theme (esas şarkısı) şarkısı da Bach’ın Toccata and Fugure in D Minor’ün bir versiyonu. Siz de bir Bach seversiniz. Tanışma Bitti albümünü korku teması üzerine kurarken Bach’tan etkilenmiş olmanız sözkonusu mu?
Bach’tan sırf ikinci albümde etkilenmem söz konusu değil. Bach’tan tüm ömrü hayatım boyunca etkileniyorum. Onun yaptığı şeyleri acayip derecede fazlasıyla severek dinliyorum. Onun o yarattığı karmaşalar da hoşuma gidiyor. Bach’ı ben bir dehâ olarak görüyorum. Bach’ta genel olarak bir karanlık vardır, hüzün vardır. Ama coştuğu noktaları insana gurur verici müzik olarak nitelendiririm.
Selim Türkan: Korkuyu ve korkutmayı seviyorsunuz. Korkuyu nerede ve nasıl keşfettiniz?
O aslında uzun bir konu. Sahnedeki adam tamam, görsel olarak korkutuyor. Müzikal olarak armonide de bunu kullanıp insanın yüreğinden etkilemeye çalışıyorum. Ama sahnedeki adamın anlattığı şeyler hep kendisinin ne kadar korktuğu. Müziği bireysel olarak görüyorum diyorum ya; bireysel olarak kendime yazdığım şeyler bunlar ve benim korkularım. Zaten benim korkularım bir insan olarak bir çok insanın korkularıyla eşdeğer. Çünkü aynı şeyleri yaşıyoruz. Aynı şeylerden korkuyoruz hepimiz. Sahnede korkan ve korkularının üzerine gitmeye çalışan bir adam ve o korkuların karşısına dimdik çıkabileceğini göstermeye çalışan bir adam var. Kişisel olarak sanatçıların büyümediklerini; zaten büyüseler sanatçı olamayacaklarını düşünüyorum. Mesela Tarantino filmlerinde bunu hissediyorum. Adam 15 yaşında kalmış. Daha ileri gitmemiş. Sen şimdi şuna inanabiliyor musun… Batman Kara Şövalye dediğin adam şimdi kaç yaşında bilmiyorum. O öyle kıyafetlerin içerisine giriyor. Deli saçması ya. Biri Superman oluyor; uçuyor. Ama bu acayip bir sektör ve yaratıcılık var. İşin içerisinde bunu düşünen bir yönetmen ve bunu yazan bir senarist var. Bu senaryoyu bu filmi görmeden önce bir otur oku.Senaryo okumak dünyanın en deli saçması işi. Çünkü onu okurken hayal edemezsen oradaki yazılar dünyanın en saçma yazıları. Yani (burada taklit yaparak diyor ki )
-Seni bugün mahvedeceğim.
-Bana bir şey yapamazsın.
(O sırada Nicolas içeri girer.)
-Sizin söylediklerinizi duydum.
-Hadi git buradan…
Saçma sapan bir şey. Bu zaten bir çocuğun yapabileceği bir şey değil. Ancak büyümüş bir çocuğun yapabileceği bir şey. Bu çocukça bir düşünce çünkü. Bunu ancak bir çocuk düşünür, ama onu hayata geçirmek bambaşka bir şey işte. O başka bir olgunluk.
Sizce insanlar sizi niye seviyor?
Çok samimi buldukları için.
Artık her şey bir ürün, her şey pazarlanabilir. Bu noktada imajın etkisi eskisine oranla daha düşük. Artık markalaşmaya eğilim var. Sizde de böyle bir eğilim olacak mı yoksa bu tip şeylere hiç girmeyecek misiniz?
Markalaşmak nasıl yani…
Britney Spears parfüm yapıyor, başka biri başka bir şey yapıyor.
Bu aslında benim hiç haz ettiğim bir şey değil. Ama bu projelerle o kadar çok geliniyor ki…
Eğer yaparsanız kendinize sadık kalmayacağınızı mı düşünüyorsunuz?
Evet; ticaret adamı olacağımı düşünüyorum. Mesela; dünyada mizah dergilerinin, Marvel heykelciklerinin satıldığı siteler vardır ve oradan koleksiyoncular oraya gider araştırırlar ve oradan ürünlere bakarlar. Benim arzum öyle bir şey yaratabilmek. Ama işte parfümünü, dergisini, kotunu, botunu, tişörtünü falanını yaratmak benim tribim değil. Ben iki sene boyunca tişört basılmaması gerektiğini ve gelen hiçbir firmada Hayko Cepkin tişörtlerinin olmaması gerektiğini savundum ve bu konuda çok kavga ettim. Çünkü bu gelir getirecek bir şey ve böyle bir gelirin içerisinde bulunmak istemediğimi ve eğer olacaksa bile bu anın, o vakit olmadığını, bunun çoook sonraları olması gerektiğini düşünüyorum. Artık ürünün klasik bir hal alması gerekiyor ki yapabilesin; yüzün olsun. Şimdi nereye yüzüm var ki… Daha yenisin, daha başındasın ve bir an evvel para kazanmaya çalışıyorsun. Görüntü sadece bu. Bizim sitemizde bir tek tişört satışı var. Onun benimle hiç alakası yok. Çünkü ben hayatta ilgilenmem bu işle. Kaldırtmak için elimden geleni yaptım. Büyük ihtimalle de çok kısa bir süre sonra o, oradan kalkacak. Bu da alınması gereken notlardan biridir. Zaten şunu istedim; ben bir ürünü üretip satışa çıkaracağıma, insanlar o ürüne kendilerinin ihtiyacı olduğunu düşünsün ve benim The Crow tişörtleri yapabilmek için beyaz tişört alıp, tükenmez kalemle nasıl saatlerce üzerinde uğraşıp kendi tişörtümü yaratabiliyorsam, onlarda böyle ihtiyaçlar duyuyorsa böyle şeylerle uğraşsınlar. Çünkü bu seni oyalayabilecek güzel bir şey. O tişörte tükenmez kalemle o yazıyı yazabilmek 5 dakikalık bir iş değil.
Artık esas adam olarak turnelere çıkıyorsunuz. Nasıl oluyor?
Son dört ayda bir tanesi 47 ayaklı, bir tanesi 14 ayaklı, sonuncusu Koçfest’in olan diğer ikisi bizim kendi turnemiz olan üç tane turne yaptık. O dört ay boyunca çok sağlıklı, zinde ve dinamik olmak zorundaydım ki o konserleri her gittiğim yerde aynı şekilde yapabileyim ki herkes aynı şeyi seyredebilsin. Aynı vokal ve aynı enstürman başarısında… Çok disiplinli çalıştık. 30000 kg. grip ilaçlarından tutun; bağışıklık sistemi arttırıcı vitaminlere kadar her şey… Sadece parmağımı daldırıp burnuma sürdüğüm Viksim çok büyük sansasyon olmuştu. Hava değişimi olduğu için burnum tıkanıyor. O ne çekiyor meselesi de oradan geliyor. Ama seyircinin yanına gittiğiniz zaman püfür püfür viks kokuyorsunuz. Aslında kendimi sıkıp dört aylık bir süreç geçirdim. Turnenin nasıl olduğunu sorarsan, hepsi muhteşem geçti ve firesiz çok başarılıydı. Ama Koçfest’in son günü kutlama vardı. Ben o geceyi hiç hatırlamıyorum. Benim şalter bir kapanmış. Yani içki bile içmedim. Duygusal olarak bir şeyleri patlatan ve her şeyin başarılı bir şekilde bitmesinden dolayı rahatlamış olmanın verdiği bir çöküş yaşadım.
Kendinizi üç kelimeyle ifade edin dendiğinde “sinirli, hırslı ve disiplinli” olduğunuzu söylüyorsunuz. Disiplini ayırdığımda sinirlilik ve hırs bana olumlu özellikler gibi gelmiyor. Siz bunları nereye koyuyorsunuz ve nasıl olumlu bir noktaya çekiyorsunuz?
Bir; beslenme noktam zaten öfke. Huzurdan hoşlanmam. Hayatımda çok huzurlu dönemler yaşarsam, yaratıcılığım eksilir diye düşünüyorum. Yaptığım müzikte rahatlığa yer yok. Daha çok probleme dayalı bir kişiliğim var. Bu müzik ve sahne görüntüsü bunlara dayalı. Huzurlu olursam onları elimin tersiyle itip, onlara ihanet ediyormuşum gibi gelir bana.
Hırslıyım çünkü Türkiye müzik sektöründe bu işler hep geri plana atıldı. Çalıştığım, piyasada görüştüğüm kişiler bu işlerin tutmayacağını; yok olma korkusu, kaybetme dürtüsü, işte bilmem ne hörtüsü gibi bir sürü bir şeylerle bezeli bir ortamın içerisinde artık çok fazla sıkılmaya başladım ve yapmak istediklerimin hepsini ben yapabilirim ve hepsini ayakta tutabilirim başarırım hırsıyla yaptım. Albümümün ilk çıktığı zaman ki ilk konserim olan Rock İstanbul’da sahneye ilk çıktığımda sesim kısılıyor. Çünkü o kadar hırslı ve sinirliyim ki sektöre karşı… Ama hırsın öylesi çok zararlı. Hırsı ve öfkeyi doğru kanalize etmek gerekiyor.
Peki, hiç sahne korkusu yaşadınız mı?
Yaşadım, her sahneye çıktığımda korkarım.
Benim sizin söylediklerinizden anladığım Hayko Cepkin 10-20 yıl sonra çok farklı bir müzik yapacak.
Çok daha yakında. Kendimi bir müddet sonra bu müzikle görmek istemeyebilirim.(…)Daha dün söyledim. Öyle bir ölücem ki yüzümde tebessüm olacak.
Hayatı seviyorsunuz o zaman…
Hayatı mı? Eee yaşıyorum. Sevip sevmemek duruma göre oranlayabileceğim bir şey.
Yaptığınız iş bir ekip işi. Siz en önde olan kişi olsanız bile tek başınıza bu noktaya gelmeniz çok zordu… Ama takip ettiğim kadarıyla da ekibinizdeki kimseyi de kırmıyorsunuz ve bunu ben yaptım gibi bir tavra çok girmiyorsunuz.
Ya şunu söylerim; müziğimde bencilim. Onun için tek isim olarak çıktım. Yıllarca grup müziği içinde çalıştım ve enstürmanistin, enstürman egosuyla uğraşmak zorunda kalabilirsiniz. Bunun için ben çalacağınız şey budur; bunun üzerine kendi enstürmanistliğinizi katın ama soundu bozmayın derim. Müzisyen egosuna yer vermiyorum. Konserlerimde grubumu tanıtmak diye bir şey yok. Yıllarca sahnede tanıtıldım hiçbir işime yaramadı. Benim grubuma söylediğim şey “ Benim sizi tanıtmam değil; sizin kendinizi gösterebilmeniz” oldu. Her şeyi yapmaları serbest ama her şeyi inanarak yapmaları serbest.Sahnede gaza gelip gitarını kırabilirsin bile. Demir Demirkan’la 8 günlük yurtdışı turnesine gittik. 8 gün 8 tuşuma mal oldu. Allah deyip koparıp seyirciye atıyorum tuşu. Aaa konser bitmemiş tuş yok. Bu güçle alakadar bir şey değil. Siniri onun için seviyorum. Ona da örnek vereyim; kavanozu açmaya çalışırsınız, sıkışmıştır. Açılmaz o kavanoz. Senin dersin ananı… Açarsın. Çünkü adrenalin vuaah tüm kanlar gelir kollarına böyle. Yani öyle bir sinirden bahsediyorum. İşi çözebilmek için.
Çalışma şekliniz nasıl?
Bir odam var, oraya girerim, kahvemi hazırlarım ve işte aletlerin başına geçerim.
Çok basit görünüyor, sizce basit olan zor mudur?
Basit olanı yapmak çok daha zordur. Oturup bir kayıt yaparsınız, çok güzel dört akor bulmuşsunuzdur. Sadedir. Davulu koymuşsunuzdur, üzerine basgitarı yazmışsınızdır. Sade, çok güzel tınlıyordur. Ambiyansı yaratırsınız. Vokali düşünmeye başlarsınız. Üzerine çok güzel oturuyordur. Sonra bir gitar tınısı koymaya başlarsınız. Ara melodi, burada ritim gitara geçsin dersiniz. Sizin beş kanal olarak kaydettiğiniz zaman sevdiğiniz şey bir bakmışsınız 30-35 kanala yükselmiş ve o bir karmaşa artık. Ama onu basit olarak tutarsan asıl ilk beğenerek yaptığın şeyi korumuş olursun. Bu da benim, kayıt yaparken zamanla öğrendiğim bir şey haline geldi. O armoninin üzerine bir sürü melodi ekleyebilirsiniz. Bir sürü şey geliyor aklına. Ama hepsini koyamazsın. Çoğalttıkça güzelleşecek diye bir şey yok. Basiti ve anlaşılırlılığını koruman gerekiyor. Basit kalabilmeyi becermek lâzım.
Yüzmeyi sevdiğinizi biliyorum peki denizi seviyor musunuz?
Yok, hiç sevmem.
Niye?
Korkuyorum denizden.
Peki, bu korkunuzun üzerine gitmeyi düşünüyor musunuz?
Deniz gözlükleriyle çok yüzdüm. Altta olan biteni görüyorum. Açıkçası çok derin geldi aşağısı. Korkunç. Çok büyük bir basınç var dipte ve o korkutuyor yani. Boğulma korkusu… Kime sorarsanız sorun yanmak, boğulmak en çok korkulan ölüm şekilleri. Ben de çok korkarım ama çok da severim denizi. Birkaç sene önce dalgıçlık sertifikası aldım. Şimdi dalışa gidiyoruz desen gene korkarım. Ama her şey ekipmanla suyun altına inene kadar. İşte o da sahneye çıkana kadar; aynı şey. Korku insanı tetikte tutuyor. O korkuyu hissetmek insanı frenleyebiliyor. (*Hayko Cepkin’in Rock Müzikaller’de söylediği I Only Want to Say şarkısına gönderme.)
Röportaj: Elif ÖZBEK
Fotoğraf: Selim Türkan



























yaaaa hayyyykoşşşummm benimmmm yaaa
ya bu hayko cepkine hatayım deliisiyimm gece rüyama giriyoo
faciasın haykoooo
hayko ben senin hayranınım süperrsinnnn !
haykom benim süpersin süper sana ölürüm ben yaa seni bir görsem varya dünyalar benim olur btanemmmm
en muhteşem sensin hayko
mükemmelsin hayko!
HAYKO CEPKİNE LAF EDENLER!ÖNCE Siz KENDİNİZE BAKIN!!! Ayrı röpörtaj mükemmeldi.cevaplar ayrı bir güzek
Başlıktaki gibi kendinizi gerçekten bir Rockstar olarak görüyor musunuz?
çok güzel paylaştıgın için saol
seni cok seviyorum hayko
bu arada röportaja lafım yok, sözüm haykoya kendine çeki düzen versin. müzik yapsın biraz
artık gereksizleşmeye başlayan adam, emo işi, daha çok lise düzeyine inmiş adam, sert olucam diye batıran kişi, imaj pazarlayan insan… daha çok müzikaliteye önem vermesi gerek artık, yoksa yok olur gider. bizim çocuklarımızda bunun verdiği pozlara bizim eskiden ünlülerin verdiği pozlara güldüğümüz gibi gülerler.
çokk iyi roportajj samimi konuşma olmuşşş bu hayko harika xD
Hayko her zamanki gibi süpersin boşuboşuna yanında değiliz bunu anlıyorum. ve son olarak şunu söylüyorum [HAYKOLİK HAREKET ENGELLENEMEZ ] Hayfan B.İ.A
çoook güzel röportaj
her zamanki hayko
çok güzel bir röportaj
bu adam harika
çok teşekkürler iyi röpörtaj ve samimi cevaplar