Edebiyat’ın Kara Kalemi Altay Öktem

Edebiyatın Kara Kalemi Altay Öktem One'a KonuştuDoktor, yazar, şair, çizer, antropolog… Protest edebiyatın Türkiye’deki en önemli isimlerinden biri…Son dönemin ‘popüler’ underground dergisi Karakalem’in mimarı…

Altay Öktem’le Fransız Sokağı’ndaki ofisinde dertleştik.

Öncelikle nasıl başladı yazıya ilginiz? Bunun bir soyağacı var mı ailenizde?

Soyağacımda yazı ile ilişkili kimse yok. Bu kendiliğinden gelişen bir şey. İlkokuldan itibaren şiirler, düz yazılar yazmaya çalışıyordum ama yazmanın ne olduğunu tam bilen birisi değildim. Edebiyat önce farkında olmadan, içten gelen bir şey. Daha sonra kuramını oluşturuyorsunuz. Zaten önceden isim koyarak başladığınız zaman yapay bir şey oluyor. İnsan neden normal hayatın içindeyken kendini şiirle, edebiyatla ifade ediyor? Bu insanın karanlık bir noktası olsa gerek. Herkes kendini bir şekilde ifade etme çabasında var olmaya çalışır. Bir başkası araba koleksiyonu ile kendini ifade ederken, kimisi akademik kariyerle, kimisi de resimle, fotoğrafla kendini tatmin eder, ifade eder. Edebiyat da etik ve estetik olmakla beraber bunlardan biri ve ben bu yolu tercih ettim.


Önce askeri lise sonra tıp fakültesi. İkisi de uç noktalarda bir seçim. Bu faktörler kaleminizi güçlendirdi diyebilir miyiz?

Yazmak insanın iç dünyası ve sokaklarla ilişkili bir durum. Yaşadığınız en ufak bir şey bile hayatı her anlamda biçimlendiriyor. Yalnızca üslûbu değil; hayata bakışını, politik görüşünü cinselliği vs. Bu sebeple deneyim çok önemli. Askeri öğrencilik yıllarımda yaşadığım olumlu ve olumsuz şeyler deneyim olarak olumlu bir şekilde geri döndü. Askerlik sıkıntılıydı ama o sıkıntı bana çok şey kattı. Tıp fakültesi ve ondan sonraki doktorluk hayatı da inanılmaz şeyler kattı. Edebiyatın ana malzemesi insan. Doktorluğumda insanı yalnızca bedensel ve psikolojik değil her türlü tanıyabilme fırsatı buldum. Teoride dalağı öğrenme vardır fakat o dalağı ele alabilmeniz size bambaşka bir deneyim kazandırıyor.

Doktorluğun nesnelliğiyle edebiyatın öznelliği arasında gelgitler yaşadınız mı?

Yaşadım. Hala yaşıyorum. Uzun süren gelgitlerimde hangi tarafa ait olduğum noktasında kaos yaşadım fakat daha sonra şunu anladım ki bu gelgit hayatın bir parçası. Bunu her yerde yaşıyorsunuz. İnsanın birçok rolü var. Hastanedeyken doktor rolü, masa başındayken yazar rolü oynuyorsunuz. Hayatın rolleri içerisinde kimi zaman zorluklar yaşasam da roller arasında uyum sağlamaya çalışıyorum


“Her okur yazardır, her yazar zaten okurdur” diyorsunuz bu destekçi yaklaşım sizce geçerli mi Türk gençliği için?

Yazar olmanın tanrısal bir tarafı yok. Her okur farkında olmasa da aslında bir yazardır. Yazarlığın abartılacak uç bir şey olmadığını, bir ifade biçimi olduğunu belirtiyorum. Dolayısı ile her okur evet aslında bir yazardır. Yazarın çok aristokrat bir duruşa sahip olması gerekmiyor yazmak için. Bu yalnızca bir ifade biçimi. Dar anlamda bakarsanız aslında herkes yazar.

Karakalem dergisi fikri nereden çıktı?

Aslında bir zorunluluktu bu. Çok tuhaf bir biçimde bana gelen maillerde, ya da bir yere söyleşiye gittiğimizde hiç Altay Bey diyen olmadı; Altay Abi derler. Etkileşimde bulunduğum çevrenin direk Abi olarak görmeleri aynı yerde durduğumuzun aynı yerden baktığımızın ifadesi aslında. Sonuçta bu anlamda bana özellikle genç kuşağın çok korkunç edebi dosyalarla geldiğini gördüm. Merkezi edebiyattan dışlanan fakat iyi ürünler çıkaran insanlar zamanla beni buldular fakat bunları önerebileceğim tarzda kolay kolay onların yazdığını anlayabilecek bir dergi yoktu ve nihayetinde iş başa düşmüştü. Çıkış hikâyemiz bu. Türkiye’de ortalama 50–55 imza ile çıkan başka bir kültür, sanat, edebiyat dergisi de yok ve bu yazarların çok büyük bir kısmı çok genç. Bu Karakalem’e şevk ve güç katıyor var olmak için.

Karakalem sezonluk çıkacakken bir anda aylık bir dergiye dönüştü bu kadar ilgi bekliyor muydunuz?

Bu kadarını beklemiyordum. Sezonluk olarak üç ayda bir yılda dört sayı yayınlayalım diye bir dergi yapmıştık fakat dergi on beş gün gibi kısa bir sürede tükendi. Böyle olunca on beş günde bitirip sonrasında biz yayınlamak için, okur okumak için iki buçuk ay kadar bekleyecekti ki bu ciddi bir eziyetti. İçeriğinden ve kalınlığından taviz vermeden dergiyi aylık periyotta çıkardık ve dergi yine aynı ilgi hiç azalmadan devam etti. Bu ciddi anlamda bir mesai gerektirdi ve son bir yılımda tamamen dergi için yoğunlaştım. Bu kadar ilgi beklemiyordum diyorum ama bir anlamda da bekliyordum; çünkü bu anlamda büyük bir boşluk vardı. Çok ciddi bir okur ve yazar kitlesi var Türkiye’de ama bunun farkında olan çok az. Hep şikâyet edilir ki gençler şiir okumuyor. Aslında şiir okuyan bir gençliğimiz var ama sizin şiir dediğiniz onların şiir dediği arasında fark var. 70’li yılların şiirini hala bugün yaşatmaya çalışıp ve sadece onları okuyanları şiir okuyor diye kabul etsek elbette şiir öldü deriz. Ama aslında ölen o şiirdir. Bu dönemin ruhunu yakaladığında hiç de şiirden uzak bir gençlik yok.

Karakalem de okuyucu yazılarına da fazlasıyla yer veriyorsunuz? Sizce çok tutmasının sebebi bu olabilir mi?

Çok tutmasının sebebini okuyucu yazılarına yer vermekle ilgili değil. Birçok dergi okura okur olduğunu hissettirir ve dergiye yazarlarından bir şeyler kapma mantığı ile yaklaşılır. Karakalemin farkı okurun kendini derginin içinde bulmasıdır. Çok kolay içselleştiriliyor olması bu kadar tutulmasında etkendir diyebilirim.

Yüksekses’ le Karakalem’in yollarının ayrılması bir tercih miydi yoksa zorundalık mı?

Yükseksek bünyesinde 3–4 sayfa olarak Karakalem bölümü olarak yola çıktık ama sonra öyle bir yere geldik ki Karakalem artık kendi başına ayakta durabilecek hale geldi. Yüksekses’le bir şekilde yolları ayırdık ama Güven Erkin Erkal ile aramızda bir kopma değil, ayrışım oldu. Birbirimize küçük büyük her türlü desteği veriyoruz, kardeş dergiyiz. Karakalem Yüksekses içinde yükselen fakat gitgide olgunlaşan bir hal aldı ve daha iyi olacaktır diye düşünüyorum.

Karakalem 2 aylık bir nadas sürecine girdi ve ocak ayında tekrar okurlarıyla buluşacak. Neler değişecek Ocak sayısında?

İçerik anlamında değişiklik yok fakat tasarımında daha rahat okunur bir düzenlemeye gideceğiz. Bunun dışında bir formu renkli olarak basacağız. Bunun sebebi ise Mehmet Turgut’un çok farklı çalışmaları var ve bunları renksiz yayınlamak yansıtılmak istenileni veremiyor. Özellikle görselleri bu renkli forma koymayı düşünüyoruz.

‘Hayatın en çok ölüm kısmını sevdim / Çünkü var olmaktı o kendi başına’ dizelerine sahibisiniz. Ölüm korkusuyla baş etmek için mi ölüme karşı böyle bir üslup geliştirdiniz?

Şiirlerimde ölüm çok özel bir yer kapsıyor. Ölümü bir sona olarak değil, yaşamsallığımızın bir parçası olarak görüyorum. Ölüm yabancılaştırmadan kullandığım bir konu. Ölüm bir yalnızlıktır. İstediğiniz kadar kalabalık bir topluluk içinde yer alın bazen kendi başınıza ve yalnızsınızdır. Ölüm de kendi başınıza kalmanın bir yöntemi gibi geliyor bana.

Muhalif bir yazar olduğunuz görülüyor. Özellikle mi muhalif olmak istiyorsunuz?

Derdim muhalif olmak değil ama yaşadığım toplum içinde fikirlerimle muhalif oluyorum. Birçok kavram toplumda yanlış lanse edilmiştir. Bunlara karşı tavır aldığım zaman muhalif yazar oluyorum. Yaşadığımız toplumla, çağla, sistemle ve hatta kendimle ciddi sorunlarım var herkes gibi. Bu çarpışmadan doğuyor benim yazdığım şeyler. Popüler yazmayıp, sıradan okura yönelmeyince muhalif bir yazar oluyorsunuz. Bence yazarın her şeyden önce samimi olması gerekiyor. Eğer samimi ise ne yazdığı, hangi açıdan baktığı önemli değil. İşte bütün muhalifliğim bu samimiyetimden geliyor.

Gençliği bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsunuz? Apolitik Özal gençliğinden sonra günümüz gençliğinin daha sorgulayıcı olduğunu düşünüyor musunuz?

Gençliğe çok güveniyorum. Gençliğin bozulduğu, kötüye gittiği, kıyametin yaklaştığı edebiyatını antik çağdaki eserlerde de görüyoruz. Gençlikle ilgili problemler her devirde olagelmiştir. Bu tamamen çağlar arasındaki anlayış farkından kaynaklanmaktadır ve doğaldır da. Baktığımız zaman aslında bomba gibi bir gençlik var. Politik olmadıklarını söyleyemem. Bizim dönemimizdeki gibi düşünmeyen gençlik apolitik gibi gösteriliyor. Bu çağın gençleri bu şartlar içerisinde bu kadar aktivist olabiliyor. Onlardan 68 kuşağının aktivistliğini bekleyemeyiz. Seksenler, doksanlar, iki binler… Her kuşağın farklı konumları var. Kişileri, gençliği toplu olarak eleştirmek yerine bu çağın koşulları içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Atina’da yaşanan olaylardan bir ay önce sosyologlar toplansa ve tartışsa herhalde böylesi bir gelişmeyi tahmin etmezlerdi. Bizde de ne zaman ne olacağı belli değil. Çok donanımlı bir gençlik olduğuna inanıyorum.

Sık Rastlanılan Hastalıklar Atlası isimli kitabınızda bilim-edebiyat-mizah üçgeninde yoğun paslaşmalar var. Kitabı yazarken kartvizitinizde ne yazıyordu?

Bu kitap ezber bozan bir kitap. Hastalıklara sebep olan bakterilere karşı klasik bir tavır olarak düşmanca yaklaşmadan, onları anlamaya çalışma söz konusu. Düşmanca yaklaşımla, sert bir dille, kasvetle yaklaşmak yerine eğlenceli bir şekilde yaklaşmak istenildiğinde olaya çok daha eğlenceli bir şekilde bakılabiliyor. Bunu yaparken bilimsellikten de uzaklaşmamak kitabı çok daha farklı bir hale sokuyor. Her anlamda keyifli bir kitap oldu.


Tezgâhınızda yeni bir kitap var mı? Varsa isimlerini One’a söylemek ister misiniz?

Ocak ayında Yasak Meyve yayınlarından bir şiir kitabım çıkacak. Bunun dışında bir de roman çalışmam var o da Everest yayınlarından Eylül- Ekim 2009 gibi çıkacak. Şiir kitabımın adı “Dört Kırıklık Opera” olacak ancak Roman için henüz kesinleşmiş bir isim yok.

İstanbul’la ilişkiniz nasıl?

Her şeye rağmen dünyada yaşanacak tek şehir olarak İstanbul’u görüyorum. Kaosuna da rağmen çünkü ben o kaosu çok seviyorum. Şöyle bir şey düşünüyorum; Ya İstanbul’da yaşıyorsunuzdur, ya da İstanbul dışında. İstanbul dışı derken bunun içine Paris de girebilir, Anadolu’nun herhangi bir köyü de. Ya içindesin bu şehrin ya da dışında…


Edebi anlamda hangi damarlardan besleniyorsunuz? Örneğin ikinci yeni’yle aranız nasıl?

Türk şiirini tüm tüm geleneği ile ders çalışır gibi öğrenmeye çalışıyorum. Bunun dışında ders çalışır gibi değil de keyif alarak okuduğum şiirler var. Bundan da sıkıldığımda kalkıp Cemal Süreya, Edip Cansever okuyorum zevk ile. Bunun gibi Ece Ayhan, İlhan Berk, Sezai Karakoç, Nazım Hikmet gibi isimleri de keyifle okuyorum.


Türk şiirinde son yıllarda özellikle şiir yıllıkları ve dergiler sayesinde bir hareketlilik gözlemleniyor. Bu iyiye işaret mi sizce?

İyiye işaret aslında. Çünkü ne kadar geniş kapsamlı işler yapılırsa ne kadar yaygınlaşırsa o kadar iyidir. Düzeysiz olanlar zaten zamanla kendiliğinden kaybolup elenecektir. Bu sebeple kısıtlamaya gitmenin bir anlamı yok. Ayrıca bu bir zenginlik de oluşturuyor.

Gençlere sadece tek bir öğüt verme hakkınız olsaydı ne söylemek isterdiniz?

Sevişin.

Çok teşekkür ederiz Altay Bey, vakit ayırıp sorularımızı cevapladığınız için.

Çok keyif aldığım bir röportaj oldu, çok teşekkür ederim.

Röportaj; Fatih ÇELİKASLAN
Fotoğraf; Selim TÜRKAN

Yorum Sahası

Görüş Bildir

Login with Facebook: