Büyük Oyuncu Civan Canova One Dergisi’nde
Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi karakter oyuncularından biri… Aynı zamanda usta bir oyun yazarı… Türk televizyon tarihinin en uzun soluklu dizilerden biri olan Çiçek Taksi’deki Artiz Celal karakteri öyle yer etmiş olmalı ki belleğimizde, yüzündeki yaşanmışlığın o muhteşem izdüşümlerine rağmen Civan Canova hep 35’ine takılıp kalmış; daha da yaş almamış biri hissi uyandırmıştır bende. Ellili yaşlarda seyrettiğini öğrenince inanmakta hayli güçlük çektim. Eve Dönüş’teki o unutulmaz performansı konservatuarlarda, sinema okullarında ders olarak okutulmalı. Ünlü tiyatro sanatçısı Mahir Canova’nın oğlu olan Civan Canova’nın hayatının vazgeçilmezi ise tiyatro. Sayısız tiyatro oyununa yazarlığı ve oyunculuğuyla hayat veren Civan Canova’ya biz sorduk. O lafını esirgemedi. Ortaya şahane bir röportaj çıktı. Buyurun!
Her genç tiyatro ve sinema heveslisinin hayallerini süsleyecek bir oyunculuk ve yazarlık kariyerine sahipsiniz. Meslek yaşamınızın başında böylesi başarılı bir kariyeri öngörüyor muydunuz?
Meslek yaşamımın miladını kestiremiyorum pek. Lisede okurken tiyatrocu olma hayalleri kurardım. Büyük ihtimal çoğu meslektaşım da o çağlarında aynı hayalleri kurmuştur. Hayal etmeden başlayamıyorsunuz bir işe. Ama ben aynı hayali ilkokul sıralarındayken de kurardım. Tiyatro erişilmez değildi hayatımda. Ama tiyatroculuk erişilmezdi. Baba mesleği nedeniyle bir oyunun sahnelenmeden önceki tüm aşamalarına tanık olmuştum çocukluğumda. On üç yaşındayken babamla uzun bir tren yolculuğu yapmıştık, Sirkeci garından Belçika’nın Oostende şehrine kadar. Oradan da feribotla Londra.
Babam yurda döndüğümüzde Ankara Küçük tiyatroda Musahipzade’nin “Yedekçi” adlı oyununu sahneye koyacaktı. Yolculuk boyunca elinden teksti ve kalemini fdüşürmemişti. Bir yandan diyalog altlarına bir şeyler yazıyor, bir yandan da kast yapmaya çalışıyordu. Oyunu ezberlemiştim artık. Babamın rollerin karşılarına yazdığı oyuncu isimlerini ise çocukluğumdan beri çok iyi biliyordum. Hatta tanıyordum hepsini. Evet, evimize girip çıksalar bile, erişilmez insanlardı onlar. Olağanüstü özelliklerle donatılmışlardı sanki. Ben öyle düşünüyordum. İçlerinde kendilerinden başka yüzlerce karakter barındırıyorlardı. Ayrıca insan sarrafı olmalıydılar. Davranışlarımıza bakarak içimizden geçenleri bile okuyabilirlerdi. Yoksa kolay mıydı öyle hop diye sahneye çıkıp bir başkası olmak. Babamı nedense erişilmez olarak görmüyordum. Çünkü zaten yanı başımdaydı, babamdı, benden bir parçaydı, ya da ben ondan. Yaptığı iş, yani tiyatro yönetmenliği ve eğitmenliği de onun bir parçasıydı. Ama öğrencileri, yani tiyatro oyuncuları daha farklıydı. Tren kompartımanının ikinci sınıf kuşetlisinde gece düşleri kurduğumu hatırlıyorum. Bir yandan tren tekerleklerinin sesini dinliyor, bir yandan da kendimi sahnede hayal ediyordum. Yıl 1968. Aylardan temmuz. Tren karanlıkta homur homur ilerliyor. Şimdi düşündüğümde sanki bir zaman treni gibi. Hala ikinci sınıf bir kompartımanda olduğumu düşünüyorum. Zamanın tiktaklarını dinleyerek hala hayaller kuruyorum. Yaşım elli üç. Kendimi bir yazar olarak hayal ediyorum, ikinci sınıf kompartımanımda otururken. Ve ileride bir istasyonda, bavulumu alıp birinci sınıf bir kompartımana geçeceğimi düşlüyorum. Belki orada daha kaliteli şeyler yazabilirim. Ya da daha bir insan gibi canlandırabilirim farklı karakterleri. Ama bu benim yaşam biçimim galiba. Kariyer sahibi olmak diye bir şey yok. Her şeyin bir ötesi var. 1968 yılından bu yana ne mi değişti? Hiçbir şey. Gerçek tiyatrocular hala erişilmez benim için. Gerçek yazarlar da öyle.. Ama o yaşımda, yolculuğumun şu anki sürecini görebilmek dünyanın en büyük mutluluğu olurdu benim için. Dayanamazdım o heyecana. Hücceten gidiverirdim çocuk yaşta. Bazan o yaşımla şimdiki halimi yan yana getiriyorum kafamda. Ve şükrediyorum hayata, hayatın bana sunduklarına, bir durak ileriden bakıldığında bütün bunların hiçbir şey ifade ettiğini bile bile. Demek istediğim, sadece hayat programıma uyuyorum ve de yapmam gerekeni yapıyorum. Ve de bundan, sadece bundan haz alıyorum hayatta.
Yazmak, hele kendine özgü bir tarzı, biçimi olan, özel bir formasyon gerektiren oyun yazarlığı ciddi ve uzun mesailer gerektiren bir uğraşı. Modern yaşamın keşmekeşi, koşturmacası içinde insanın kendi iç dünyasının korunaklığına sığınması ve oradan bıkıp usanmadan harfler, kelimeler, replikler, kurgular devşirmesi çok kolay olmasa gerek. Bunun nasıl üstesinden geliyorsunuz? Sizi yazma konusunda provoke eden şey ne?
Son zamanlarda resme verdim kendimi. Bunu da şöyle dile getirdim;
Tuvaller kirletiyorum
Huzur bulmak için
Çiziktiriyorum
Ataletten ya da meşgale yoksunluğundan
Dedim ya can sıkıntısındayım
İçim hep huzursuz..
Ressamlar kızmasın, büyük bir küstahlıkla sabahlara kadar resim yapıyorum. Elimde değil, şu sıralar içimden o geliyor. Beğendiğim resimlerimi uzandığım kanepenin karşısındaki duvara asıp giriveriyorum renk cümbüşünün içine, birkaç saatliğine. Farklı boyutlara doğru yol alıyorum. Resim yapmanın en güzel tarafı bu işte. Kendi hayallerinizi boyayıp sonra da karşısına geçiyor ve yeni hayaller kuruyorsunuz. Hayaller hayallerin kapısını aralıyor. Beni resim yapmaya provoke eden şeyle yazmaya provoke eden şey aynı sanırım. Yürek taşması. Yaptığım işin – resim, yazı ya da oyunculuk – elimden geldiğince kendine has kurallarını göz ardı etmemeye çalışarak, mümkün olduğunu kadar içimi dökmek. Ben bir şeyin üstesinden gelmiyorum, uğraşlarım hayatın üstesinden gelmeme yardımcı oluyor. Yaşadığımız her an, yaşananlarla ilgili birçok şeyi farkında olmadan cebimize atıyoruz. Eve gelince de boşaltıyoruz ceplerimizi, bakalım bu günden geriye ne kaldı diye. Sözgelimi geçen yıllardan birinde, okuduğum bir gazete küpürünün kırıntıları çıktı cebimden. Bazı zenginler öldükten sonra cesetlerinden elmas yüzük yaptırıyorlarmış. Ben de tuttum “Niobe” isimli bir oyun yazdım. Her şey bizi besliyor hayatta. Keşmekeşler, koşturmacalar bile. Yazmak ya da başka bir şey yapmak… Bunlar fazladan bir uğraş değil benim hayatımda. Türlü çeşit yansımalar.
Sinema kariyerinizin ilk köşe taşı Yılmaz Güney’in Arkadaş filmi! 18–19 yaşında oyunculuk heveslisi bir genç için müthiş bir fırsat olmalı.
Evet. Hayatımın en renkli sayfalarından biridir “Arkadaş”. O erişilmez gördüğüm insanlardan biri ile aynı karelerde rol almak. O filmin bir parçası olmak. Müthişti. Hele o yaşta…
Yazdığınız bir oyun sahneye aktarılırken bir şeylerin eksildiğini ya da değiştiğini hissettiğiniz oluyor mu?
Bu konuda şimdiye kadar bir sıkıntım olmadı. Çünkü sahnelenen bütün oyunlarımda benden bir şeyler vardı. Ama dengeliydi. Oyuncuyu da görebiliyordunuz, yönetmeni de, beni de. Ve de hiç birimiz sahne çalmıyorduk. Hep sevdiğim yönetmenler çalıştı benim oyunlarımı. Bu konuda çok şanslıyım. Bazı oyunlarımı da maalesef sahnelendiği halde görme fırsatı bulamadım. Ama izlediğim bütün oyunlarımdan mutlu ayrıldım. Yazarı hiçe sayan yönetmenlerin yorumlarını sevmiyorum. O zaman al telefon rehberini koy sahneye. Nasıl olsa sonuçta senin kafandaki çıkacak ortaya. Yazar, oyuncu ve yönetmen üçlemesinde sacayağının dengesini bozmamak lazım. Aksi taktirde pişen yemek yere dökülür. Yönetmene hâkim olmak isteyen yazarı da sevmiyorum. Kaale almayacaksan otur evinde kendin oku yazdığın oyunu. Ya da buyur sahneye koy. Başına buyruk aktörü de sevmiyorum çünkü dengeyi en çabuk onlar bozar. Kendim de oyuncu olduğumdan bunu gönül rahatlığı içersinde söyleyebiliyorum. Bayılırız sahnede ufak tefek muzırlıklara.
Oyunculuğun şizofrenik bir yanı yok mu? Bir süre için de olsa başkalarının hayatını başkalarının gözü önünde yaşamak… Sahneden inince gömlek değiştirmek zor olmuyor mu?
E normal olduğumuzu iddia etmiyoruz biz de. J Bir karakteri geçici bir süre misafir ediyoruz benliğimizde. Bu da ya eğitimle ya da usta – çırak ilişkisiyle ama en önemlisi kişisel donanım ve deneyimle gerçekleşebiliyor. Ben bu konuda ne kadar başarılıyım bilemiyorum. Her yeni oyuna ya da filme hatta diziye bile başlarken kendimi sıfır noktasında hissediyorum. Kendini satmasını bilen oyunculara gerçekten gıpta ediyorum. Oyunculuk bir yerde satış işidir. Kendini pazarlamasını bileceksin. Ben bu konuda tam bir kazmayım. Hatta ilk tanışmamızda bana teklif ettiği karakteri anlatan bir dizi yapımcısına gayet safiyane, “Eyvah, belki de ben bu rolün altından kalkamam” demiştim, bir anda teklif ettiği fiyatı yarıya indirmişti. İlk bölüm bittiğinde ise pişman olmuştum söylediğime, çünkü çok haz olarak oynamıştım o rolü. Sizin deyiminizle gömleği giydiniz mi gerisi pek zor olmuyor da o gömleği taşıyabiliyor muyum önemli olan işin bu yanı. Şimdi siz içinizden “Estağfurullah” diyeceksiniz, ben de bunu hissederek uyuzumu kaşıyacağım. Şaka bir yana beğenilmek de kamçılıyor insanı. Tersi de umut kırıyor. Bir bakıyorsunuz bir anda yeniden sıfır noktasındasınız. Bu psikolojiyle normal kalınır mı? Hani tüccar olsanız hayatta bir ya da iki kere iflas edersiniz. Biz her an iflas riskiyle yaşıyoruz.
Peyami Safa’ya nerde oturuyorsun diye sormuşlar. Server Bedii’nin evinde demiş. Günümüzde hayatlarını finanse etmek için Server Bedii’lere ihtiyaç duyan çok fazla iyi oyuncu var. Müthiş bir oyunculuk geçmişine sahip olan Civan Canova Çiçek Taksi’de oynamasını aynı gerekçeyle mi açıklıyor? Yoksa daha naif bir sebebi var mı?
Söyledim ya, Server Bedii’yi değil de ben bu günlerde Medici ailesini bekliyorum.
Çiçek taksi dizisinde oynamaya başladığımda kırk beş yaşındaydım. O güne kadar televizyona bir dizi yazmış, ayrıca ufak tefek rollerde oynamıştım. Ondan on yıl öncesine kadar ise meyhane adisyonlarını ödemek uğruna saçma sapan filmlerde rol almış, büyük ümitlerle başladığım sinema yolculuğumu heba etmiştim. Hatta kötü bir ünüm bile vardı film piyasasında. “Onunla çalışılmaz çünkü alkoliktir”. Derken gençlik saçmalıklarımı ilerleyen yaşımla birlikte çıkardım hayatımdan. Geç de olsa bir yuva kurdum. O rol teklif geldiğinde Amerika’ da kardeşimin yanındaydım. Yeni evliydim ve maaşımdan başka gelirim de yoktu. Tiyatrodan aldığınız maaşla hayata yetişemiyorsunuz. Ayrıca biz oyuncuların geçmişini, hayattaki façalarını çok iyi bilen dizinin yapımcısı Türker Bey’di bana rolü teklif eden. Kuşkusuz bunda o zamanki eşimin de payı vardı. Türker beyin sevdiği ve gözettiği oyuncularından biriydi eşim. Gerçi üvey babamla çok eskilere dayanan bir hukukları vardı ama beni bilmiyordu. Eşim vasıtasıyla tanımıştı. İnanılmaz sevindim. Diziyi duymuştum, kimlerin oynadığını da biliyordum ama oturup seyretmemiştim daha önce. Türkiye’ ye döner dönmez benden önce çekilen birkaç bölümü verdiler izlemem için.
Sonra da sözleşme imzaladık. Dört – beş yıl çalıştım dizide. “Artiz Celal” isimli bir tipi canlandırdım. Beni o diziden tanıyan yapımcılar başka teklifler getirdiler. Yeniden sinemada oynadım, bir de altın portakal aldım… Bence hepsinin başlangıcı “Çiçek Taksi”dir. Alışveriş merkezlerinde falan hala insanlar arkamdan “Celal Abi” diye bağırıyorlar. Resim çektirmek istiyorlar. Hakkını yememek lazım, benden önce bu rolü birkaç yıl Volkan Severcan arkadaşım oynamış. Sonra başka işleri nedeniyle devam etmemiş. Ben onun emanetini sürdürdüm. Sanırım o da hala yaşıyordur benim yaşadıklarımı. Şaka değil, bazı taksi şoförleri ise beni meslektaşı sanıyor, çünkü taksi şoförleri dergisinin kapağında resmim çıktı bir kaç yıl önce, örnek şoför diye… Bu duruma çok sinir olsam da kendimi pavyon kapılarına düşmüş namuslu bir adam gibi görmüyorum. Tiyatronun, sinemanın, televizyonun ayrı ayrı, kendine has kuralları var. Şimdi söyleyeceğim lütfen yaptığım işi sahiplenme ve savunma çabaları olarak değerlendirilmesin; aynı proje bir dizi senaryosu değil de bir oyun olsaydı, tiyatroda da büyük bir haz alarak oynardım. Her metnin ulvi mesajlar vermesi gerekmiyor. “Kaktüs Çiçeği” isimli oyunla yıllarca Anadolu’ yu gezdik. Bence o oyun “Çiçek Taksi” nin yabancı bir tiyatro versiyonu. Çok da haz aldık “Kaktüs Çiçeği” ni oynarken. Seyirci de hep memnun ayrıldı salondan. Çiçek Taksi setinde de aynı hazzı yaşadık. Erol Günaydın ağabeyimiz vardı, sonra sevdiğim tiyatro, sinema oyuncusu arkadaşlarım vardı. Mine Soley hanımla hala bayramlarda, yılbaşlarında telefonlaşırız. Zuhal’le, Tuna’ yla, Kamil’ le arada haberleşir hal hatır sorarız karşılıklı. Yönetmenimizle de öyle. İyi bir ekiptik. İlişkilerimiz çok düzgün ve sıcaktı. Çekimlere de yansıyordu bu durum. En mühimi de bu dizi toplumu zehirlemiyor, naif bir dille de olsa güzel duygular bırakıyordu izleyenlerde. Anlayacağınız koskoca bir sektörün bir yerlerindeyim ben de herkes gibi. Kimileri için Artiz Celal, kimileri için oyun yazarı, bazıları için hiçbir şey, Gümüşlük sakinleri içinse pimpirikli, aylak bir yazlıkçıyım. Bu malın toplamı bu işte.
Sanat statükoya karşı muhalefet görevini yerine getirmeyince devreye Ergenekon tarzı komik örgütlenmeler giriyor. Toplumsal dönüşüm için tiyatronun biraz daha protest olması gerekmez mi?
Sanatın özü protest değil midir zaten? Şöyle derdi rahmetli babam ; “Tiyatro hayatın aynası derler. Yok öyle değil be arkadaşlar! Hayatın aynası dediğiniz zaman tiyatro, o insanı geliştirmez. Sanat, insanın doğaya eklediğidir.’
Bence bütün eklemelerin içinde şimdiye kadar yaşanmış olanlara bir karşı duruş vardır. Muhalefet vardır. Yeniden yapılandırma dürtüsü vardır. Protesto vardır. Muhalefet olmazsa ne ekleyeceksiniz ki? Taklit olmaz mı o? Gene de gündelik politikadan uzak durmalıdır kanımca sanat. Gündelik politika adı üstünde günlüktür. Yarın bir önemi kalmaz. Oysa bir oyundaki fikirler evrensel olmalıdır. O günden elbette etkilenip esinleneceksiniz. Ve genelde yaşadığınız zamanı yazacaksınız. Ama güncel politikadan uzak durarak yapmalısınız bunu. Günceli evrenselleştirebiliyorsanız sorun yok tabi. Buyurun yapın.
Devlet ve şehir tiyatrolarının oyunlarına yer bulmak için çoğu zaman günler öncesinden bilet almak durumunda kalıyoruz. Yani ödenekli tiyatroların seyirci problemi yok gibi görünüyor. O zaman ‘ne olacak bu tiyatronun hali’ değil de ‘ne olacak bu özel tiyatroların hali’ mi demek lazım?
Sahne sayısını, talebi ve de koltuk adedini bir de şehir nüfusuna bakarak değerlendirecek olursanız bence durumun tamamı içler acısı. Londra nüfusunu ve adam başına düşen koltuk sayısını araştırın. Ya da herhangi bir Avrupa başkenti için yapın aynı araştırmayı. Sonra bir de bizim şehirlerimize bakın. O zaman ‘ne olacak bu tiyatronun hali’ demek galiba daha doğru olacak.
Türkiye’de günün birinde bir tiyatro oyunun gazete manşetlerine ya da ana haber bültenlerine çıkacak kadar haber değeri taşıması ve kitlesel bir etki yaratması söz konusu olabilir mi?
Bu dediğiniz anca İra Levin oyunlarında olur. Dünya genelinde tiyatroya ayrılan sayfa ve sütun sayısı bellidir. Biz gazete formatında belirlenenden ileri gidilemez. Televizyon için de öyle. Dışarıda da ticari oyunlar dışında pek manşet olan tiyatro oyunu yok. Gerek de yok buna. Çünkü yetişmiş ve de tiyatroya ihtiyaç duyan bir tiyatro izleyicisi ve tiyatro yayınları zaten mevcut. Manşet değil de bu konuda Avrupa standardını bir nebze yaklaşabilirsek bir devrim olur bizim için.
30 yıldır İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndasınız. Hiç özel tiyatrolardan birine geçmek ya da kendi tiyatronuzu açmak gibi düşünceleriniz oldu mu?
Olmaz olur mu? Şu anki kompartımanımda, ara sıra, küçük bir mekanda, kimseye hesap vermeden,sevdiğim arkadaşlarımla tiyatro yapmayı hayal ediyorum. Sonra girişimcilikten hiç mi hiç nasibimi almadığımı düşünerek bunun bir ütopya olduğuna karar veriyorum. Ütopyaları hayata geçirecek kadar da genç değilim artık maalesef. Ama bir iki yıl içersinde emekli olunca özel tiyatrolarda oynamayı düşünüyorum.
Çok iyi bir karakter oyuncususunuz. Bir Nuri Bilge Ceylan filmine çok yakışacağınızı düşünüyorum.
Çok teşekkür ederim bu düşünceniz için. Tabi Nuri Bilge Ceylan ne düşünüyor o önemli. Ben istemez miyim çalışmak. Her şey zamanlama meselesi. Umarım gerçekleşir bir gün.
Eve Dönüş’te gösterdiğiniz unutulmaz performansla Altın Portakal En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülünü aldınız. Bu ödülün sizi sinemaya biraz daha yaklaştırdığını söyleyebilir miyiz? Sizi daha fazla iyi filmde görme umuduyla soruyorum:)
Dedim ya, bunu ben de umut ediyorum.
Türk sinemasında son yıllarda ciddi bir hareketlilik var. Büyük bütçeli gişe filmlerinin yanı sıra küçük bütçeli çok kaliteli filmler de yapılıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu hareketliliği? Artık bizde de bir sinema endüstrisinden söz edilebilir mi?
Bu hareketlilik elbette çok umut verici. Gençler sinemaya gidiyor artık. Ve de ilgiyle bekliyorlar basında sözü geçen projeleri. Ama sinema endüstrisi bununla bitmiyor tabi. Sinema bir sanayi dalı. Ticari bir iş. Alt yapı çok önemli. Sermaye çok önemli. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde devlet desteği de çok önemli. Dışarıya, gurbetçilerimiz için değil de o ülke seyircisi için kaç film satabiliyoruz? Sinema emekçilerini koruyan yasalar yeterli mi? Bir sendikadan söz edilebilir mi? Bunlar yoksa sinema endüstrisinden söz etmek için henüz çok erken.
Dünya sinemasından hayranlıkla takip ettiğiniz oyuncular var mı?
Yok.:) Vallahi yok. Şimdi Vickipedi’ ye bakıp isim mi sayayım?
Hindistan orijinli Slumdog Millionaire Akademi ödüllerini silip süpürdü bu yıl. Bunu Amerikan toplumunda Obama’yla birlikte başlayan dünyaya açılma trendinin sonucu olarak değerlendirmek mümkün mü? Neyin ne anlama geldiğini ne yazık ki aradan zaman geçince anlayabiliyoruz. Film harikaydı bence. Ne niyetle verilirse verilsin, filmi gördükten sonra artık niyet ya da art niyet ilgilendirmiyor beni.
Yazıyla olan sarmal ilişkinizi biliyoruz. Profesyonel uğraşıdan öte bir anlam ifade ediyor olmalı sizin için…
Bir insanın profesyonel olması için yaptığı işten para kazanması lazım. Benim kitaplarım telif getirmiyor. Çünkü tiyatro kitapları meraklısı dışında satılmıyor pek. Satılsa bile anca masrafını karşılıyor. Bu nedenle de yayınevi bir hizmet olarak basıyor onları. Bir anlamda işime geliyor bu durum. Maddi bir beklentim olsaydı belki de talebe göre yazardım. O zaman da kendimden uzaklaşırdım. Sahneye konması derseniz, bir oyunun kabul görüp oynanması yıllar alıyor. Benim şimdiye kadar dört ya da beş oyunum oynandı. Büyük bir kısmını amatör topluluklar oynadı. Ödenekli tiyatrolarda oynanan birkaç oyun dışındakileri ise, maddi yoksunluklarını bildiğim için hediye ettim oynayanlara. Bunlara kafa yormayınca daha dört başı mamur yazıyorsunuz. Benim amacım da bu zaten. Hesapsız yazmak. Çünkü yazmak çok şey ifade ediyor benim için. İşte bunu yazarak anlatamam.
Senaryo yazarlığı oyunculuk anlamında size farklı bir perspektif kazandırıyor mu? Yani yazarlık yönünüzün oyunculuğunuzu zenginleştirdiğini söyleyebilir miyiz?
Elbette. Ben yazmaya başladıktan sonra açıldım, daha farklı oynamaya başladım. Daha önceleri sanki üzerimde yırtamadığım, görünmez bir kabuk vardı. Hep bir şeyleri eksik ifade ettiğimi düşünürdüm. Kasılırdım sahnede. Tam anlamıyla içine giremediğimi hissederdim o dünyanın. “Ben ne zaman oyuncu olabileceğim” diye düşünmekten geceleri uykularım kaçardı. Ya da bunu düşünüp kafayı çeker, sızardım. Yazmak yeni ufuklar açtı oyunculuk hayatımda. Yazarken dürüst olmak zorundasınız. Derken oyunculuğumda yeterince dürüst olmadığımı fark ettim. İşte o zaman rol yapmaya başlıyorsunuz. Cepteki küflenmiş tavırlarla götürmeye çalışıyorsunuz olayı. Ve şimdilerde şöyle hissediyorum sahnede ya da kamera karşısındayken.
“ Evet, şu an rol yapıyorum. Ama içimdeki duyguları yüreğimden çıkarıyorum. Çıkaramazsam sahte bir tavra bürünerek, çıkarmışçasına yutturmaya çalışmıyorum. Ağlayacaksam gerçekten ağlıyor, güleceksem diyafram tekniklerinden faydalanıp tuhaf sesler çıkartmıyorum. Neysem oyum. Ama bir başkasıyım aynı zamanda.”
Bu bir denge işi. Yazmanın oyunculuğuma katkısını kendi sitem için kaleme aldığım yaşam hikayemden bir alıntı yaparak anlatmak istiyorum;
“…Ve de en en en önemlisi; mademki kıyısından da olsa yazarlığa soyunmuş bulunuyorum, dürüst olmak zorundayım. Bunu tam olarak beceremesem bile, en azından zorlamalıyım kişisel sınırlarımı. (Hay aksi ya.. ben bu konuyu ta ilk başta, aktörlüğe başlarken düşünmeliydim
iki yüzlü bir aktör olmak da, iki yüzlü bir yazar olmak kadar kötü ve tehlikeli bi şey aslında. Neyse ki yaşlandıkça teker teker düşüyor teatral maskeler.. ve de gerçek insan çıkıyor ortaya. Bu nedenle de yaşlanan oyuncular değil emekli edilmek, el üstünde tutulmalı
(Bazılarımızın gençlik yıllarında canlandırdığı rolleri hatırlayanlar hak verecektir bana
Sahnede en su katılmamış insanı, onların bedenlerinde görebiliriz. Canlandırdığınız rol kişisinin duygularının, yüreğinizde ve belleğinizde karşılığını ya da benzerini bulması çok önemli. Bu da; deneyim dediğimiz şeyle, deneyim dediğimiz şey de zamanla oluşuyor. Gerisi teknik zaten.. ve de hayal gücü.”
Alıntı kendimden olduğuna göre sorun yok sanırım ![]()
Kısacası rolüme bürünürken rol kesmemeye çalışıyorum.
Oyunlarınızda güçlü bir felsefi ve sosyo-psikolojik altyapı da dikkati çekiyor. Bu da çok okuduğunuzun bir göstergesi olsa gerek…
Okuduklarım da etki ediyor olabilir, yaşadıklarım da olabilir, sezgilerim de olabilir… Bir oyunu yazarken onunla bütün benliğimi ortaya koyarak didişmeyi çok seviyorum. Hayatın bana eklediği ne varsa hepsi dökülüyor ortaya. Düşüncelerimi çatıştırıyorum. Kendim olarak ama önyargılarımı bir tarafa bırakarak yazmaya çalışıyorum. Hani sağduyuyla yazdığımı söylemek isterdim ama sağduyu Einstein’a göre on sekiz yaşına kadar edinilen önyargıların toplamıymış. O halde ister istemez kişisel yargılar da giriyor devreye. Bu nedenle de noktayı koymadan önce mecburen çekiliyorum aradan. Yoksa ders vermeye kalkmış olurum. Ukalalık ederim. Üstelik yanılabilirim. Yanılmamak, yanlış bir yola sapmamak için de tartışmaya ya da çatışmaya seyircinin devam etmesini arzu ediyorum. Ve noktayı onun koymasını. Sonuç? Bilmem.
Kimleri okuyorsunuz daha çok. Birkaç isim vermek gerekirse…
Son zamanlarda birkaç kitabı bir arada okuyorum. Ama uzun bir zaman dilimine yayıyorum bunu. Geçen yıl aldığım bir kitap var. Karen Armstrong’ un “Muhammed” adlı biyografik eseri. Okuma fırsatı bulamamıştım, yeniden başladım. Bu günlerde onu okuyorum. Bir de ders gibi okuduğum, İgor Diakonoff’ un “Tarihin Yörüngeleri” var. Roman gibi okunmuyor elbet. Bir bölümü bir kaç kez okuduktan sonra o bölümle ilgili farklı yazılar arıyorum internette. İnsanın evrim yolculuğu üzerine kafa yormak, bir şeyler öğrenmek hoşuma gidiyor. Mesleğim açısından gerekli de buluyorum bu tarz bilgileri. Tiyatro hangi süreçte ortaya çıkmış, neden çıkmış, bunları düşünüyorum bir yandan, okurken. Gece uykum kaçınca de “Evrenin Şiiri” ne dalıyorum. Robert Osserman isimli bir bilim adamı yazmış. Birkaç sayfa okuyup kafam karışınca uykum geliyor zaten. Gördüğünüz gibi bu günlerde tiyatroyla edebiyatla pek ilgim yok. Bu süreci böyle yaşamak istiyorum. Ama onlar da birikiyor cepte. Hayata bakışımda farlılıklar yaratıyor. Yeni pencereler açıyor.
Umutlu musunuz dünyadan? Beyaz Saray’da sosyal demokrasi rüzgârları esmeye başladı. Bir şeyler değişir mi ne dersiniz?
Kişiler sistemi kolay değiştiremez, ama yeni bir adım olabilir. Ayrıca bakalım öz aynı mı? Değişen sadece maskeler mi? Bunu ileride göreceğiz. Niyetler zaman içersinde ortaya çıkar. Umutluyum diyemiyorum pek, ama umudumu da kesmek istemiyorum. Yeni nesiller yeni umutlar vaat eder diyerek sorumluluğu henüz doğmamışlara atıyorum.
Bu sıralar tezgâhınızda var mı bir şeyler?
Bir çocuk oyunu bitirdim iki ay kadar önce. Yenisi için yaz mevsimini bekliyorum. Yaz enerjisiyle komedi iyi gider.
İstanbul’la nasıl bir ilişkiniz var?
Uzun zamandır İstanbul benim için Kavacık, TEM otoyolu ve Taksim’ den ibaret. İşim yoksa evden çıkmıyorum pek. Trafik, karmaşa, iletişimsizlik ve amaçsız kalabalıklar yoruyor beni. Bu nedenle erguvanlar açar açmaz kaçıyorum. Zaten erguvanlar da pek kalmadı artık. Yerlerini Boğaz manzaralı ultra lüks siteler aldı. Allahtan terasımdan uzak da olsa Rumeli Hisarı görünüyor, böylece İstanbul’ da olduğumu fark edebiliyorum. Eski İstanbul resimlerine bakmaktan büyük keyif alıyorum. Eski dediğim yirmi yıl kadar öncesinin görüntüleri. Eski Türk filmlerini sırf İstanbul sokaklarını görüp özlem gidermek için izliyorum. Aslen Ankara’ lıyım ama İstanbul’ u çok seviyorum. Yani eskisini. Şimdiki farklı bir yer gibi geliyor bana. Ankara da öyle. Benim şehrim değil artık. Turneye gitmiştik, kayboldum yeni yapılan yolların arasında. Sonra da utandım kendimden, Ankara’ da kaybolduğum için.Ama gene de İstanbul bir başka. Gençliğimde şöyle dile getirmiştim, bir Anklara’ lı olarak İstanbul özlemimi;
Bütün sokaklar evimize
Caddelerse denize dökülürdü
Eskiden
Ankara’ lı düşlerimde..
Özel bir önem atfettiğiniz, sizin için ayrıcalıklı olan bir semt var mı?
Ailem kırk küsur yıldır Bebek’ de oturuyor. Kız kardeşim evlendikten sonra bile aynı apartmanda oturmayı sürdürdü. Yani bir daireden karşı daireye gelin gitti. Ben de oturdum bir süre, Dereboyu’nda. Gençliğimin önemli bir bölümü oralarda geçti diyebilirim. İlk flörtümle o sahilde yürüdük. İlk sigarayı Bebek’ de sandal kiralayıp içmiştik. Kardeşlerime bebek sahilinde, bebek parkında dolaşarak türlü çeşit masallar uydurdum. İki kardeşim de ilkokula orada başladı. Esnafını bile iyi tanırım. Bu nedenle en sevdiğim semt Bebek.
Tiyatroya yıllarını vermiş; onlarca oyun yazmış, oynamış biri olarak gençlere gönül rahatlığıyla önerir misiniz tiyatroyla iç içe bir yaşamı?
Gözü kapalı öneririm. Tiyatro bütününde cadı kazanı gibi olabilir ama kişisel anlamda bir arınmadır. Hayata güzel bakmaktır. Paylaşmaktır. Sorgulamaktır. İnsandır. İnsana iyi gelen duygu ve düşüncelerin tümüdür. İnsanlıktır. Daha ne diyeyim? Çok mu ukalaca oldu? Yani ben şimdi tiyatro ile uğraşıyorum diye sudan çıkmış ak kaşık mı oldum? Elbette değil. Gene de kırıntı halinde de olsa temiz duygular bırakır insan yüreğinde tiyatro. Sadece tekstleri değil, hayatı okumayı da öğretir. Tabi tiyatroda da hayatta olduğu gibi seçimler söz konusudur. İster gündelik koşuşturmalara dalarsınız, ister rolünüzü yapıp makyajınızı siler evinize ya da muhabbet masalarınıza dönersiniz, isterseniz tüm hayatınıza yayarsınız. Hayatla bütünleşebiler bütün meslekler gibi, iş olmaktan çıkarıp yaşam biçiminiz haline getirebilirsiniz onu. Tiyatrocudan toplum düşmanı adam çıkmaz kolay kolay. Çünkü işin özünde sorgulamak vardır. Rolünüzü sorgularken her şeyi sorgularsınız aslında.
Röportajınızı büyük bir keyifle okuyacağından emin olduğumuz gençlere iki çift lafınız olsa…
Güzel, farklı, yalansız dolansız ve daha anlamlı bir dünya kurun, becerebilirseniz. Arada sırada böyle bir dünyayı özlemekle tüketilen hayatları da hatırlayın. Hani hatırlamasanız kimin umurunda olacak, ama olsun. Hatırlayın. Geçmişi bilin ki geleceği farklı ve güzel yaşayın.
Teşekkür ederiz Civan Bey, vakit ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için.
Ben teşekkür ederim.
Röportaj: Ömer Üner


























Yorum Sahası
Henüz yorum yok; ilk olmak ister misin ?
Görüş Bildir